SAATTEN FAZLASINI GÖSTEREN KULELER

Bugün yayımlanan Radikal gazetesinin Cumartesi ekinde "Saatten fazlasını gösteren kuleler" başlıklı Pınar Öğünç imzalı tam sayfa bir haber var. Haber (aslında söyleşiler desek daha iyi) NTV Yayınları’ndan çıkan ‘100 Saat Kulesi’ isimli kitaptan söz ediyor.

(NTV Yayınları'nın kitaplarını herkes çok beğeniyor, ancak ben yüzeysel ve basit olduklarını düşünüyorum orası ayrı. Yani ele aldıkları konular güzel fakat derinlikli olmayan ve çok emek harcanmayan, kısa sürede kotarıldığı fazlasıyla belli olan kitaplar 'üretiyorlar' maalesef. Bu cicili bicili yöntem televizyon yayıncılığına uygun fakat kitaplar için hiç uygun değil bence -en azından referans kaynağı olacak kitaplar için.)

Haberin en sevdiğim bölümünü aşağıya alıyorum:

‘Rikkat için kocaman kuleler bile yetersiz kalabilir’

Milli Saraylar Daire Başkanlığı’nın saat bölümünden sorumlu sanat tarihçisi Şule Gürbüz, pek kadınlara mahsus görülmeyen bir işe, saat tamirciliğine, lafın gelişi değil, sahiden gönül vermiş bir insan. ‘100 Saat Kulesi’ için kaleme aldığı giriş yazısı, her anlamda içeriden malumat aktarıyor.

- Anadolu saat kuleleri, türlü badirelerden dik kurtulanı yahut yeni tasarlananları, kendi başlarına Anadolu’ya dair bilgi vermeye muktedirler mi bize? Onlara bakarak neyi anlayabiliriz?

- Anadolu saat kuleleri her tarihi anıt ya da mekanik gibi zamanın, özensizliğin hırpalamasına maruz. Önemli olan bu hırpalanmalara nasıl mukabele edildiği ve bu hallerin önüne neyle geçilmeye çalışıldığı... Avrupa’da bizim kulelerimizden 300 sene daha yaşlı ancak bakımlı, çalışır halde, ilgi ve itibar görür onlarca kule var. Bizimkiler yapılış, inşa ediliş şekillerinde olduğu gibi şehirlerde çok benimsenmemiş. İhtiyaçları göz ardı edilmiş, bir saat kulesi olmanın dışında minare, dükkân vs. gibi yan işlerle çirkinleştirilmişler. Bu halleriyle ve bu hallere rağmen naiflikleri, ıssızlıkları, gösterişsiz ama şiirsel duruşları, bakanı ezmeyen mimarileri, kendi halinde yaşayıp kendi halinde yok olmalarıyla Anadolu’ya dair bilgiden öte özet vermeye muktedirler. Onlara bakarak çok keskin hatlarıyla sonluluğu, bir şeylerin sadece birilerinin hayali olduğunu, duyuş, düşünce, rikkat için upuzun, ipince, kocaman kulelerin bile yetersiz kaldığını görebiliriz.

- Mekanik aksamı korunmuş kaç kule var? Sizin en fazla içinizi titreteni hangisi mesela?

- Anadolu’da saat kulelerinin bazıları yerel yönetimlerin kontrolünde, bazıları özel idarelerin mülkünde. Restorasyonları, mekanik olarak hiçbir kontrolde değil. Bu nedenle bozulan, yıpranan, aksayan mekanizmalar hep modern, kolay kullanılan, en ucuz ve basit tadilatlarla yerel saatçilere yaptırılmış.Yerel saatçinin dükkânı ne o saati alacak büyüklükte, ne o saatçi saatin orijinal mekaniğini mekanik tamiratla tamir edecek bilgi, donanım ve güçte... Kontrolsüz yönetimlerin ucuza mal edeceğim diye kule kule dolaşıp orijinal 100 senelik mekanizmaları atıp yerine üç kuruşluk, altı ay sonra da çalışmaz olacak elektrikli makineleri takan kimselere sonsuz müsamahası yüzünden, çok kıymetli onlarca kule mekaniği kaybolmuş, zarif kulelerin içi bu perişanlıklarla dolmuş. Nereye ne vakit ne yapıldığını bilemiyoruz. Tesadüfen gittiğimizde gördüklerimiz maalesef hep bu kalem şeyler. Kule olarak benim en sevdiğim, Dolmabahçe ve Yıldız Saat Kulelerini müstesna tutarsak fevkalade bir makinesi olan ve hâlâ tam mekanik olarak çalışan Erzurum Saat Kulesi. Çanakkale ve Bursa Yenişehir Saat Kuleleri ile Mustafa Şem’i yapımı olması ve çok zarif mimarisiyle İzmit Saat Kulesi de en sevdiklerim arasında.

İzmit Saat Kulesi

- Sizin saatlere ilginiz nasıl başladı? Her şey çok mekanik ve teknikken, saatlerin neden mitoloji üreten bir yanı var sizce? Sadece zaman kavramıyla ilişkimiz mi buna neden?

- Benim ilgimin ve mesleğe girişimin başlangıcı çok benimle alakalı olduğundan pek aktarılabilir değil gibi. Saatlerin mitoloji üreten yanından değil de, mitolojiye ihtiyaç duyan insanlardan söz edebiliriz. Yüksek bir tepede, incecik, yalnız başına yükselmiş, zamanı ölçen ve bunu sesli olarak da duyuran bir saat kulesi elbette böyle bir mit için biçilmiş kaftan. Ancak bunlar genelde sathi ve cılız mitolojiler. Şiirde daha güzel yer ve duyuş bulabiliyor. Zaman kavramının bizzat objesi oluşuyla da çok söyletmek, heyacanlandırmak ve düşündürtmenin ipuçlarını veriyor. Ama bununla beraber, insanın bu hususlardaki tıknefesliği yüzünden, yine pek bir şey söylenemeden, hisler ağır-dil hafif, sezgi derin-düşünce sisli, öylece kalıyor.


Bir İlk Saat, La Fontaine ve Üç Kurşun Kalem

Ve ilk saatim, hakkında yazmayı bir davete dek ertelediğim, anlatıcımın hediye ettiği ve anlatıcımın ölümüyle, onun mezarından aldığım bir avuç toprakla aynı kutuda özenle saklamaya başladığım siyah rugan kayışlı, siyah yüzeyli, birden çok çemberin iç içe geçtiği bir meydanda, saatlerin parlak ve küçük taşlarla işaretlendiği o zarif saat. İlkokul üçüncü sınıf bitiyordu, doğum günü karne haftasına denk gelen şanslı bir çocuktum, karne hediyemdi, kolumdaki zamanla sokak arkadaşlarıma –deyim yerindeyse çeteme- caka satmıştım, anımsıyorum tüm bunları, giysilerimin renklerini siyaha ve maviye çevirmemi, ya da giydiğim her şeyde bir parça da olsa siyah olmasını arzulayışımı, bu sayede kolumdaki zamana yetişebileceğimi düşündüğümü... Anlatıcımla bir seyahate çıkmıştık ertesinde, onunla bu ülkede dolaşmayı hep sevdim, kuzeyde bir yerlerdeydik, korkunç baş ağrılarından müzdarip halamı ziyaret edecektik, sonrasında umutla ve özlemle andığım İstanbul’a gidecektik, gazetelere gömülmüş bir dumanın arkasından izlediğim anlatıcımla Şale Köşkünün bahçesinde zaman geçirecektik, sonra beni yine çok sevdiğim Büyük Ada ya götürecekti, yaz mevsiminin ufkunu hep sevdim, başka hiçbir mevsimde soğuktan ve sadece kendi içine yayın yapan aksak bir radyo istasyonunu andıran kalabalık evimizden uzağa gidebilmek hep ona bağlı olduğu için, denize doğru hep onunla yola çıktığımız için. Çocuksu bir bekleyiş hala avlıyor beni, denizin kıyısındaki artık bu şehir için özlemle çırpınmayan yaşamım hep yaz beklentisiyle dolu, ufku doldurmak zorunda kalmadan üstelik, daha hafifçe, ama biraz daha kırgın. Halamın evi bir yokuşun başında eski üç katlı bir apartmanın orta katıydı, yokuşun aşağısında her akşama doğru kurulan pazardan dünyanın en güzel çileklerini alıyorduk kuzenimle, eve varana dek korkunç bir karın ağrısına tutuluyordum, kilolarca çilek tüketiyorduk yürürken, ve kalemler, evin cumbavari bir çıkıntıyla taçlandırılmış sokağa bakan penceresinin önüne oturup, yazmaya henüz başlamayacağımdan emin olduğum, çok uzaklardan yanımda getirdiğim üç kurşun kalemi açtığımı, onları açarken de bir yandan saatimi kontrol ettiğimi, saatin yaşamıma girişiyle yaptığım her şeyde süre tuttuğumu anımsıyorum. Halamın hastalığının ciddiyetiyle beni bize sonradan katılan küçük halamla birlikte bırakıp İstanbul’a gitmişti anlatıcım, kızının çektiği acıya ve acının adını bir türlü koyamayan doktorlara kızıp gittiğini düşünmüş, ona kırılmamıştım, ancak bir çocuğun göğüsleyebileceği cinsten bir hayalkırıklığıydı, kalakalmıştım, seyahat arkadaşım, dostum, anlatıcım, dedem bensiz çekip gitmişti. Kullanılmayan bir odada saatim ve La Fontaine öykülerimle baş başaydım, halamın sağlığından çok daha önce sağlığını yitiren eşinin korku salan, bu yaşımda bile el sürmekten köşe bucak kaçtığım kitaplarının bulunduğu bir odada, dedemsiz, sadece kitaplarım, saatim ve kullanmayacağımdan emin olduğum üç kurşun kalemimle...O yaz yaşadığım en uzun yazdı ve ben bu bilgiyi saatimden, korkuyla uyumaya çalıştığım o artık odada üçüncü kez başa döndüğüm La Fontaine hikayelerinden alıyordum, yalnızdım, bu ilk gerçek yalnızlıktı deneyimlediğim, göğsüne uzanıp dinleyebileceğim bir dedem yoktu yanımda, ya da her sabah saçlarımı okşayarak beni uyandıran babaannem. Unutulmuştum, öyle olmadığını bilsem de. O odada yalnızca çevirdiğim sayfanın, saatimin saniye dokunuşlarının ve yazmak için henüz kullanmadığım kalemlerimin sesi vardı, ve korkularımın.

Her insanın yaşamda tek bir anlatıcısı vardır, ben anlatıcımı kaybettiğim günden bu yana ölüme karşı yazıyorum...Anlatıcımı kaybettiğim gün saatimi çıkardım... İlk saatim aynı zamanda son saatimdi, o günden bu yana hiç saat takmadım.

Hande Koçak
2009
Resim,
The Conquest of the Philosopher, Chirico

KOSOVA SAATÇİSİ'NDE BİR GÜN

Cumartesi öğleden sonra müzisyen ve fotoğrafçı bir arkadaşımla buluşmak için Beyoğlu'ndaki Anabala Pasajı'na doğru gitmek için işten biraz erken çıktım. Kosova Saatçisi yolumun üzerinde olduğu için uğramadan geçmem zaten. Vitrindeki Omega Seamaster'a yine alıcı gözüyle bakıp içeriye girdim.

Dükkanda sadece torun Aydın Aydınoğlu vardı, dedesi Ali Aydınoğlu yoktu oysa ikisini yan yana çalışırken görmek çok güzel oluyordu. Neyse işi olduğu için fazla konuşmadan saatlere bakmaya başladım. bir ara bana bir Vacheron Constantin gösterdi, "Bak bakalım beğenecek misin?" dedi, alıp inceledim güzel gerçekten, fakat bana göre değil, böylesine korkunç pahalı şeyleri sevemedim, ama saygı duyarım ve incelemekten de zevk alırım orası ayrı. Saati koluma taktım ve şöyle bir baktım, yakışmadığına karar verdim.



Sonra içeriye siyah elbiseli, kırmızı babet ayakkabıları ve kırmızı çantasıyla bir kadın girdi. Kolunda nefis bir Longines vardı.



Aydın Aydınoğlu ile konuşmaya başladılar, eski ve kadranında minik kalpler olan şahane Nacar'ını almaya gelmiş. Aydın mekaniksaat blogundan söz edip tanıştırdı beni kendisiyle. Derya Hanım, minik kalplerle bezeli Nacar'ın hikayesini de anlattı.



1996 senesinde Çukurcuma'da 25 kuruşa almış. Saatin camı ve tacı yokmuş o zaman. Nacar yazısı da epeyce yıprandığından artık okunmuyor. Sonra diğer saatlerini de gösterdi.





İçlerinde Revue ve Falcon da olan küçümen fakat hoş bir koleksiyonu var.

Oradan ayrılırken çoğu insanın ne kadar düz bir yaşantısı olduğunu düşündüm, ne yazık ki saatlerin ve dolayısıyla zamanın, şiirin, öykülerin veya Gülten Akın'ın söylediği gibi durup ince şeylerin farkına varmadan yaşayıp gidiyoruz.



bizans@gmail.com

PİLOT SAATLERİYLE BİR TANIŞMA ÖYKÜSÜ

Kıvanç Arslan

Benim mekanik saatlerle tanışmam, biraz şans eseri aslında. Gerçi hala bir mekanik saatim yok, aslında quartz saatim bile yok, ama olsun, ben tanışma hikayemi becerebildiğim kadar anlatayım:

Bilenler bilir, Messerschmitt 109 ikinci dünya savaşının efsanevi avcı uçağıdır, birçok alman pilot 109’larıyla “as” pilotlar olmuşlardır. Ben de çok severim bu küçük, şirin uçağı. 3 hafta önce, internette bakınırken, karşıma bir saat çıktı: Messerschmitt markalı ve kadranında 109’un resmi var! O ana kadar saat almak gibi bir niyetim yok, zaten saat takmayı zaten sevmezdim küçükken, üstüne üstlük “ne gerek var, cep telefonundan bakarım ben saate” zihniyetindeyim. Malum saati gördükten sonra link’i bir arkadaşıma atıyorum, oda başka abuk bir “askeri” saat beğeniyor ve birkaç gün sonra, bir gece vakti gaza gelip sanal kartımızla satın alıyoruz saatlerimizi. İlk defa uluslararası, internet üzerinden bir alışveriş yapıyoruz, o nedenle ufaktan tırsıyoruz da. 380€ karttan gitti bile, ya birşey olur da saatler gelmezse?!

Nitekim oluyor da, yarım saat sonra satın aldığımız siteden bir mail geliyor, arkadaşımın aldığı saat stokta yokmuş! Eyvahlar olsun diyoruz, maaile başlarına üşüşüyoruz hemen. Bir yandan da bankayla telefon trafiği filan. Satıcı, sadece benim saatimi yollamayı teklif ediyor, tamam diyoruz, kredi kartınız hata verdi diye bir cevap alıyoruz. Siparişimizi iptal ettiriyoruz, ertesi günü bekliyoruz ama paranın geri döndüğü yok. Yine e-postalar yollanıyor satıcıya.Dört gün geçmiş,satıcı para bende değil diyor,bizim bankamız “bu para” onların bankasına ödendi diyor, bizde yavaş yavaş ümidimizi kesiyoruz tabi.

Bizim alışveriş yaptığımız sitede şöyle bir olay vardı;

“The payment was successfully completed! Your credit card will not be charged until your order has been shipped.”

Sanırım şöyle işliyor bu sistem:

Siz siparişi veriyorsunuz, para kartınızdan/hesabınızdan çekiliyor, ön-provizyon’da bekletiliyor.
Ancak satıcı siparişinizi kargoya verdiğinde, o parayı kendi hesabına geçirebiliyor.

Biz, ne yazık ki, koskoca Garanti bankasının telefon bankacılığı kısmında bu ön-provizyonun ne olduğunu bilen birine, çok geç rastladık.Para bir hafta sonra geri döner gibisinden bir şeyler söylemiş arkadaşıma, bekledik, döndü, sevindik biz de gizli gizli, kimseye belli etmeden.

Benzer bir olay yaşarsanız, para ön-provizyondaysa eğer, korkmayın ya para geliyor ya da siparişiniz. Ya da ben çok iyimserim, bilemedim şimdi.

Neyse, başladığımız yere dönüyoruz tabii, arkadaşım küsüyor internetten alışverişe, bense daha çok gaza geliyorum. Doğru düzgün bir araştırayım neymiş yahu diye dalıyorum. İşte orada, mekanik saatler çıkıyor karşıma.

“Fliegeruhr” tabir edilen, mekanik pilot saati diyebileceğimiz varlıklar inanılmaz güzeller zaten, yine bir anlık gazla, “horrido” diyerek satın almamak için zor tutuyorum kendimi. Araştırıyorum bu sefer iyice, genelde alman markalı bu tip saatler.

Benim bütçem 500€’u aşmamalıydı,aşamazdı çünkü o kadardı, bundan kelli IWC, Tag Heuer gibi çocukluğumdan beri hayran olduğum, fiyatı belli markalara bakmadım bile zaten. Burada bir özet yapayım, 500€ luk bir bütçeyle hangi markanın “fliegeruhr” larını alabiliriz diye. Elbette mekanik hepsi.

-Kısa yorumlar yapacağım, aşağıda bahsi geçen hiçbir saati kullanmadım, watchuseek.com forumlarında sözü edilen saatlere sahip olan kişilerin yazdıklarını okuyup edindiğim bilgilerdir. Bahsettiğim saat markaları Türkiye’de ya bulunmuyorlar ya da ben bulamadım. Hatta bazıları sadece internet üzerinden alınabiliyor:

Aristo



Aristo birçok farklı kadran sunuyor. Fiyatları genelde uygun, çoğu model ETA2824-2 mekanizmalı.

Özellikle ME109’u çok beğendim, 500 parçalık “limited edition” olarak üretilmiş Aristo tarafından. Ancak mekanizması Fransız yapımı, sürekli günlük kullanım için çok dayanıklı olmadığı söylenmiş. 540 €’luk satış fiyatına sahip.

Yorumlara göre, benim listemde son sırada kalıyor Aristo, kalite açısından bakınca. Genellikle watchuseek.com ‘da “ne kadar ekmek o kadar köfte” denmiş Aristolar için.”Fiyatına göre iyi saatler yine de” gibisinden.

Aristo’nun başka markalar için farklı isimlerde saat üretiyor olması da hoş karşılanmayan bir durummuş, söylemeden geçmeyeyim.

220€ - 700€ arasında değişiyor fiyatlar (Fliegeruhr ‘lar için). Ayrıca Türkiye’den alacaksanız eğer, %19 luk bir KDV indirimi uygulanıyor satış fiyatı üzerinden.

Archimede

Pilot serisini ben şahsen çok şık buldum. Fiyatına göre çok iyi saatler olduğundan bahsediliyor, www.watchuseek.com’ da.

Burada detaylı bir inceleme var, ilgilenenler bakabilir:

Archimede Pilot’larda ETA 2824-2 mekanizma var. Bu mekanizma kullananlar tarafından kendisini kanıtlamış, dayanıklı bir mekanizma olarak kabul görüyor. 39, 42 ve 45mm çapa sahip 3 boyda satın alınabiliyor, hepsi düz safir kristal cama sahip. 45mm olanında yansıma önleyici kaplama da mevcut.

39 ve 42mm’lik paslanmaz çelik kasalı olanlar 295€ , 45mm’lik ise 395€. Ne yazık ki, Türkiye’den (Non-EU country) alsanız bile %19’luk KDV indirimi yapmıyorlar.

Ayrıca Pilot H modeli de mevcut (H for Historic). Kadranda tarih göstergesi ve yazı yok, akrep ve yelkovan kenarları mavi. 1940’larda, Alman Hava Kuvvetleri pilotlarının kullandığı saatler gibi:



Laco

Laco 1940larda Alman ordusu için saat üreten firmalardan biri. Nostalji olarak, o yıllardakilere benzer saatleri yeniden üretmeye başlamışlar. Sadece dünya tarihindeki yeri için bile alınası bir saat bence.

Type 2 denilen aşağıdaki kadran özellikle çok hoş bence. Eğimli safir kristal cama sahip, ETA 2824-2 mekanizma var yine. Orijinal sitesinde 490€’luk bir satış fiyatı var ama farklı fiyatlara başka sitelerde bulmak da mümkün:



Laco aynı zamanda Type 1 kadranlı (Archimede pilot gibi) saatler de üretiyor.

Archimede Pilot’dan biraz daha kaliteli denilmiş Laco’lar için.

--Ben yazıyı yazarken Laco firması iflas etmiş.--

Stowa

1927’den beri saat üretiyor Stowa. Bu listedeki fiyatı en yüksek ve en iyi kaliteye sahip saat diyebiliriz sanırım.

Stowa Flieger 2824-2 mekanizmaya sahip.40mm çapında paslanmaz çelik kasa ve safir camı var.Standart versiyonu 530€ (KDV dahil fiyatı, Türkiye’den alırsanız yine %19luk bir indirim olacaktır tahminimce). 210€ daha vererek daha hassas süreölçer mekanizmalı alabiliyorsunuz.



Bu arada, üretimin yavaşlığı mı, yoksa talep fazlalığı mı bilmiyorum ama, Temmuz ayında siparişinizi verirseniz, ancak Ekim’de alabiliyorsunuz saati.

Steinhart



Listedeki tek İsviçreli saat üreticisi Steinhart.

Otomatik ve elle kurmalı modeller mevcut. Büyük boyutları, eğimli camı ve metal arka kapağı sebebiyle pek beni çekmedi, o yüzden fazla bilgim yok. KDV dahil 350€ dan başlıyor fiyatları, Türkiye’den alırsanız %19’luk bir indirim olacaktır yine.

Ek olarak, Stowa Airman, Archimede Pilot ve Laco Pilot karşılaştırması için buraya bakınız. Birçok şey konuşulmuş, bu üç markadan birini düşünürseniz bütün konuyu okumanız karar vermenizde yardımcı olacaktır.

Son olarak, Seiko dışında, maksimum 500€ fiyata sahip saat bulmak zor gibi Türkiye’deki dükkânlarda. Hatta geçen gün saat satıcısı, büyük diyebileceğimiz bir firmanın şubesine gittim, "Mekanik saat istiyorum, maksimum bin lira olsun" dedim. Satıcı “o fiyata mekanik saat mi, ne yapacaksın mekaniği, quartz niye almıyorsun, mekanikler bozulur, ayar ister boş ver” dedi. Sonra otomatik bir Seiko gösterdi, “güzel ama Seiko istemiyorum” dedim. Sonra da bu “fliegeruhr”ları anlatmaya çalıştım, “ben öyle bir şey istiyorum, internette baktım” dedim. Tabi Aristo, Archimede, Laco diyince bir şey anlamadı, neyse diyerek dükkândan çıkarken, “IWC’nin benzer saatleri var” gibi bir şey demek gafletinde bulundum, “Sen IWC alabileceğini mi sanıyorsun?” diye söylendi.

Diyeceğim odur ki, elindeki saati satmak için insanı mekanik saatlere küstürebilecek satıcılar var ortada. Yılmayınız efendim, ısrarla beğendiniz saati isteyiniz.

Kıvanç Arslan
(invocat55@hotmail.com)

1. İSTANBUL SAAT ZİRVESİ

Günlerdir merakla beklediğim büyük buluşma günü nihayet gelip çattığında erkenden yola çıktım. Fazla erken gitmişim biraz gezindim. özellikle Rotap'ın Nuruosmaniye caddesi üzerindeki butiğinin vitrinindeki Omega'lara Mont Blanc'lara bakarken benim kanaatkâr ve dahi emektar Tissot buluşma vaktinin yaklaşmakta olduğunu buyurunca yola düştüm.

ŞARK KAHVESİ



Şark Kahvesi'ne gitmek üzere Kapalıçarşı'ya yöneldim, bir ara yolumu kaybettim ve yolu sormak zorunda kaldım. Uzun zaman olmuştu gelmeyeli, dükkanların bir kısmı el değiştirmiş benim de nirengi noktaları olarak belirlediğim dükkanları bulamayınca koca çarşıda yolumu kaybetmem doğal sayılmalı. Neyse uzatmayalım kahvenin içine girmek istemedim gelen gideni rahat görürüm, kendim de rahat görülürüm diye masanın üzerine kolayca tespit edilebilmem için dergilerden müteşekkil işaretlerimi dizdim. Erken gittiğim için gelen giden de olmayınca dergi filan okuyayım dedim. Ama okumak mümkün olmadı. Çünkü Kapalıçarşı esnafı (1990 senesinden beri gelir giderim) bunca yıl içerisinde hiç değişmemiş ne yazık ki. Bu güzelim tarihi mekanda saygısızca bağırarak konuşmalar, 10-20 metre arayla sohbet (!) etmeler, özellikle turistlere karşı arsız ve cıvık davranışların haddi hesabı yok. Fakat bütün bunlar değil de yakınlarda sayısı 5-10 arasında değişen tezgahtarlar grubunun cep telefonundan yüksek sesle dinledikleri müstehcen bir şarkıya kahkahalarla gülmesi ve bu freni patlamış cayırtının bir türlü dinmemesi nedeniyle okumayı bırakıp çevreyi incelemeye devam ettim. Bu arada çay söylemiştim (2 TL imiş) getirip masaya bıraktılar, onun da tadı Kapalıçarşı'ya benziyordu, berbattı, keşke Türk kahvesi söyleseymişim diye düşündüm, diğer masalarda sanıyorum durumu önceden bilenler kahve içiyordu.

Neyse ben böyle düşüncelerle çevreye bakarken yakışıklı iki kişinin oturduğum masaya yöneldiğini gördüm, iyice yaklaşınca içimdeki gamı kasveti alıp götüren gözlerle karşılaştım. Daha önce hiç görmediğim halde kim olduklarını hemen tahmin ettim. Gerçi Tayfun Ağabey beni kandırmaya çalıştı ve Mete Ağabey olduğunu iddia etti ancak yutmadım elbette ;)



Tayfun Ağabeyimiz kendisine hediye edilen Omega kataloğu üzerinde ciddiyetle bir saati inceliyor.



Mete Ağabey gün boyunca güleçti.



Mete Ağabeyin çıkınındaki saatlerden biri, mikrorotorlu enfes bir makine. İnsan mekanizmasının çalışmasını seyretmeye doyamıyor.



Kahvede otururken Mete Ağabey ile Tayfun Ağabeyin fotoğraflarını çekmeye çalıştım. Asıl fotoğrafları daha profesyonel bir makine çekmek istedim ancak akşam hafıza kartının azizliğine uğradığımı farkettim. Hafıza kartı deyip geçmemek lazım makine kadar önemli bir unsur. Masada Mete Ağabeyin getirdiği müzayede katalogları var.



Sonra biraz daha oturduk. Gelen giden olabilir diye. Çünkü Onur kardeşimizin gelmeyeceği önceden belli olmuştu ama diğer arkadaşlardan gelemeyeceklerine dair bir emare olmadığı için bir süre bekledik. Nitekim Mehmet Ali geldi. Meğer o içeride bekliyormuş bizi.



Beklerken sohbete başladık ve masamız bir anda saatlerle doldu. Hele Mete Ağabeyin getirdiği bir kutunun içindeki saatler ayrı bir öneme sahipti. Daha ilk dakikalardan itibaren 40 yıllık arkadaşlar gibiydik. Bunda internet üzerinde yazışmalarımızın da etkisi var elbette. Fakat daha önemlisi saat sevgisi bizi buluşturduğu için, gündelik kaygıları bir kenara bırakıp zaman makinelerinin soluk alıp verişlerini izlemeye yoğunlaştığımızdan dolayı gün güzel başladı ve gün boyunca yüzlerce saat gördük. Bunca saatin arasında dakikaların nasıl geçtiğini anlamadım desem yeridir.



Mete Ağabey de Tayfun Ağabeyin getirdiği saatleri dikkatle inceledi.



Ben de bir saate yakından bakmanın nasıl bir şey olduğunu göstermek için biraz çekim yaptım. Fakat bu ayrı bir uzmanlık alanı imiş. Aslında 60mm mikro objektif getirmiştim ancak daha önce de söylediğim gibi hafıza kartında sorun olunca o fotoğraflar da uçtu gitti.

KAPALIÇARŞI

Tayfun Ağabey bizi Kapalıçarşı'nın labirentvari sokaklarında oradan oraya gezdirip benim daha önce yüz vermediğim replika saatler gösterdi. Replika saatleri kendi adıma sevmiyorum, ancak gün boyu Tayfun Ağabeyin verdiği çeşitli bilgiler, replikaları sevmesem de bu tarz saatlerin ayrı bir kültür olduğu gerçeğini gösterdi. Ben yine de kendi adıma içim bir türlü rahat etmediği için bu tarz saatlerden uzak durmaya kararlıyım.

SİRKECİ



Sirkeci'de Tayfun Ağabey önderliğinde aslında -ya da ben öyle zannediyordum- deri kordon bakmaya gittiğimiz bir dükkanda oranın sahibi kendi saatlerini çıkardığında tabii güzel saatleri inceden bir tetkik etmek zorunlu oldu. Sirkeci'de bu noktaya varmadan evvel buraları avucunun içi gibi bilen Tayfun Ağabey önde biz arkada çeşitli hanlarda ikamet eden saatçileri gezdik. Kiminde koyu sohbetlere takıldık ve bir türlü ayrılamadık. Tabii Tayfun Ağabeyin buraları sürekli dolaştığından ayrı bir hürmetle, ayrı bir saygıyla karşılandığını gözlemledim. Ben takıntılı biri olduğumdan genelde hep yerlere giderim, yeni yerler keşfetmeye pek gönlüm yoktur. Fakat mesela deri kordon almak isteyenleri hep Doğubank'taki Baron'a yönlendirirdim şimdi ise alternatif bir yer daha öğrenmiş oldum.

Sonra bir nevi Meistersinger ve Oris tapınağım olan Tevfik Aydın'a uğradık. Bizi her zamanki güleryüzlü tavırlarıyla karşıladılar. Her türlü kolaylığı gösterdiler ve çayımızı içerken güzelim Meistersinger'leri ve Oris'leri inceledik, kataloglar aldık. Saat konusunda aşmış bir insan olan Ömer Bey telefon edip o gün bulunamayacağını haber vermişti ancak yine de yanımızda olmamasına bir kez daha üzüldüm. Bir sonraki zirveye artık.



GALATA KÖPRÜSÜ

Galata Köprüsü altında balık yedik. Fotoğrafta Mete Ağabey ve ben. Köprüye gelene kadar saatler geçtiği için ayaklarımıza karasular inmişti. Seneler evvel eski Galata Köprüsü'nün altındaki lokantaları andım.



Fotoğrafta Tayfun Ağabey ve Mehmet Ali kardeşimiz. Bu an Tayfun Ağabeyin minik bel çantasından saat çıkarmadığı ender anlardan biridir bu :) O küçük bel çantasına meğer ne çok saat sığdırmış!

Galata köprüsü altında bir masaya konuşlandık ne yiyeceğimizi içeceğimizi filan söyledik, ancak bize bakan garsonun gözü saatlere takıldı ve garsonluk yaptığı halde görgüsü olmadığından teklifsizce saatleri kurcalayıp "satıyor musunuz bunları?" diye sordu ve bakmak bile denemez, saatleri elinde hoyratça evirip çevirmeye başladı. Tabii o bakar da diğerleri bakamaz mı? Diğer garsonlar da koşturup geldi hemen. Sonra bize bakan garson kolundaki rüküş saati gösterip onay bekledi bir an. Ben sinir krizi geçirip garsonun kafasına çatalı batırmak üzereyken baktım ki Mete Ağabey derviş rahatlığında ve hoşgörülü bir şekilde gülümsüyor, Tayfun Ağabey de garsonların anlayamayacağı tarzda dalga geçip esprili yanıtlar filan veriyor. Aman neyse deyip lafı hiç uzatmadan sohbete devam ettim. Zaten ne hikmetse bir süre sonra garsonlar ortadan kayboldu da rahatladık.

Bu arada Web sitesi meselesini konuştuk. Hemen bu konularda ağzımın yandığından filan söz ettim. Fakat benim kötümserliğim bir kenara bırakıldı ve geleceğe dair umut verici projeleri konuştuk. Keşke Onur, sevgili doktorumuz Nejat ve adını şimdi hatırlayamadığım diğer arkadaşlar da gelseydi, daha geniş kapsamlı konuşabilirdik.



"ZAMANIN GÖRÜNEN YÜZÜ: SAATLER"

Serginin kapanmasına neredeyse bir hafta kala Vedat Nedim Tör Müzesi'ne uğradık. Aslında hakkıyla gezemedik. Gittiğimizde müzenin kapanmasına birkaç saat kalmıştı. Zaten yorgunduk. Zavallı Mehmet Ali de ağır dergileri taşımaktan bitap düşmüştü :)



Müzeden bir köşe.



Tayfun Ağabey ilginç bir saati inceliyor. Bu müzedeki saatlerin her birinin ayrı ayrı öyküsü var. Ben buraya defalarca geldiğim halde çoğu saati anlatamadım. Sadece büyük usta Ahmed Eflaki dede ve yetiştirdiği ustalar hakkında ve diğer mevlevi saat ustalarına ilişkin bir iki söz edip geçtik.

Böylece bir dahaki geziye Dolmabahçe Sarayı Saat Müzesi'ni gezmemiz şart oldu.









CATHERINE PINGUET



Müzeden çıktığımızda Mete Ağabey'in gözü güzel bir kadının kolundaki saate takıldı. Ben de dayanamadım, gidip konuşalım dedim. Öğrendik ki kendisi kitap imzalamak ve röportaj yapmak için Yapı Kredi Kültür Merkezi'ndeymiş. Yazdığı kitap da çok ilginç daha ilk sayfalarında toplumsal hafızamıza kazınan bir olaydan, 1910 yılında toplanarak Sivriada'ya sürgün edilip bir katliama maruz kalan sokak köpeklerinin itlafı meselesiyle başlayan ve Osmanlı'dan günümüze sokak köpeklerini incelediği bir kitap yazmış olan edebiyat uzmanı hoş bir insan.



Hemen konuya girip saatini sordum. Bu arada Mete Ağabey ile Catherine Hanım Fransızca konuşmaya başlamışlardı bile. Catherine Hanım Türkçeyi çok konuştuğu gibi tasavvuf ve halk edebiyatı üzerine iki de kitap yazmış meğer. Ama bizim gözümüz kolundaki güzel saatteydi, babasının bu saati II. Dünya Savaşı yıllarında Paris'te satın aldığını söyledi bize. Teşekkür edip uzaklaştık. Catherine Hanım'ın kolundaki gisi vintage saatler bana kalırsa saat tasarımının doruk noktalarından birini temsil ediyor. Hem sade hem de çok şık bir görüntüleri var. Bir yanda tarihi değerleri temsil ediyorlar bir başka açıdan da tekniğin zaman içerisindeki değişiminin canlı göstergelerinden biri olduklarından bir çeşit müze gibi bakılması, sevilmesi gereken öneme sahipler.

Bu arada Catherine Hanım'a bir e-posta gönderdim, gönderdiği e-postadan bir cümle:

"(...)Istanbul'a tekrar gelecegim (belki ikinci eski saatim ile...)"

Belki sonbaharda bir zirve daha düzenleriz ve kendisini de davet ederiz :)

KOSOVA SAAT

Kosova Saat'e uğradık elbette. Ali Bey oradaydı ancak torunu yoktu. Ne yapalım deyip vitrindeki Omega ve diğer beğendiğimiz saatlere bakalım dedik, fakat vitrinin anahtarı meğer Aydın Bey'de kalmış, hevesimiz kursağımızda kaldı böylece. Mete Ağabey mikrotorlu bir makine gördü ve hemen işaret etti. Altın renkli kasası olan Omega'yı gösterip "İkisi arasında bir süre karar veremedim, ama sonunda Omega'yı bırakıp, kolumdaki Tissot'yu aldım" deyince Tayfun Ağabey bana acıyarak baktı. Altın rengine olan gıcıklığımın cezasını böylece almış oldum. Başımı öne eğdim. Tayfun Ağabey de bunun üstüne profiterol yememizi uygun gördü ve İnci Pastanesi'ne gittik.

İNCİ PASTANESİ

İnci Pastanesi'e uğradık uğramasına fakat adım atacak yer yoktu. Neyse profiterolünü yiyen kalkıp gidiyordu biz de bir masada yer bulduk ve kurulduk hemen. Tadı hâlâ damağımda, yediğimiz profiteroller şahaneydi.

RECEP GÜRGEN'İN ATÖLYESİNDE



O gün pek çok saatçiyi ziyaret ettik fakat hiçbiri Recep Gürgen'in atölyesine benzemiyordu. Atölyedeki saatler biraz önce ziyaret ettiğimiz müzedeki serginin devamı gibiydi. Önceden haber vermediğimiz için biraz paldır küldür bir ziyaret oldu. Fakat Recep Gürgen Bey bizi kırmadı buyur etti, tamir ettiği saati bırakıp bizimle ilgilendi. Mete ve Tayfun Ağabeyler usta ile güzel güzel konuşurlarken bize dinlemek düştü. Lafı da fazla uzatmadık, sorulacak şeyler soruldu, danışılacak konular vardı danışıldı ve ustayı sıkmadan üzmeden zamanında ayrıldık.



Recep Gürgen



Mete Ağabey saatlerinden bir kısmını Recep Gürgen'e gösterirken.



Mete Ağabey günü bitirirken yine gülümsüyordu.



Tayfun Ağabey, Recep Gürgen'in atölyesinden ayrılmak istemedi :)

[Tefrikanın sonu, buraya kadar sabırla okuyanlara teşekkür ederim]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...