İyi seneler!

İtalyan asıllı fakat 1962 İsviçre doğumlu olan fotoğraf sanatçısı Guido Mocafio'nun Movement isimli bir kitabı var. Yeni bir yıla mekanik saatlerin güzelliklerini görerek girelim. Mekanik saat sevenlere sıhhat ve nefaset dolu seneler diliyorum.

Aşağıdaki fotoğraflar Movement adlı kitaptan:

Chopard. Quantième perpétuel phase de lune. © 2006.

F.P. Journe. Chronomètre à résonance. © 2007.

Gérald Genta. Planche de quantième perpétuel squelette. © 2006.



Bréguet Tradition. © 2005.

Patek Philippe. Chronographe à rattrapante. © 2006.

A.Lange & Söhne. Double split. © 2006.




Laurent Ferrier Genève Galet Classic Tourbillon Double Spiral


Kimi saatler böyledir. Sade bir görünüşün altında büyük bir emeği gizler ve sadece bilmek isteyene ancak kendini gösterir.

Seiko 5'in arka tarafını çevirip de şaşıran birini görmüştüm, öylesine hayretle izlemesi beni de çok sevindirmişti, ki aslında bilenlerin yüzünde hemen bir tebessüm hasıl olmuştur zannediyorum, çünkü Seiko 5 mekanik saat dünyasının en alt basamaklarından birinde durur. Lakin işte öyle hayretle açılan gözleri düşündüğümüzde, pil gerektirmeyen, insanın kendisinden gücünü alan otomatik bir saatle tanışan ve neşeyle dönüp duran bir rotorla hayatında ilk kez karşılaşan bir insanın şaşırmaması da mümkün değildir zaten, bence bu şaşkınlığa hak vermek ve sadece tebessüm gerekli.

Ben de Laurent Ferrier Genève Galet Classic Tourbillon Double Spiral isimli uzunca bir saatin fotoğrafına bile hayretle bakıyorum, gerçeğini görmedim. Daha önce canlı canlı gördüğüm IWC'nin tourbillon'lu bir saati vardı, ona bakmak büyük keyifti, bir hipnoz anıydı! Kaldı ki mekanik araçları sevenler için tourbillon düzeneği büyü ile eşanlamlıdır! Milimetrelerle ölçülen bir alana el emeğiyle bir sürü parça yerleştirmek ve bunların bir uyumla, matematik ve fizik kurallarına uygun bir düzenle/dengeyle çalışmasını sağlamak az iş değildir, ciddi bir çalışma gerektirir.

Daha geçen gün aynı zamanda bir saat meraklısı olan çok sevdiğim bir köşe yazarı ile (Kadri Gürsel) tourbillon saatleri konuştuk -ki bu konu çok bereketli bir konudur. Kadri Bey'e de söyledim "Tourbillon gerçekten yararlı mı?" diye bir soru hep sorulur, hep merak edilir. Daha önce de McGonigle biraderlerin ürettikleri bir saat vesilesiyle aynı konuya değinmiştim. Aynı düşüncelerimi muhafaza ediyorum, tourbillon düzenekler saatlerin şahıdır ve hepsi birer mekanik sanat eseridir. Sanat eseri olunca da gerekli veya gereksiz oluşu konuyu saptırmaktan öteye gitmez. Tourbillon gerekli bir özellik değildir, sanat insan için ne kadar gerekliyse tourbillon da o kadar gereklidir. Sanat insan için gereklidir diye düşünüyorum. Mekanik saatler de sanat eseridir, tourbillon da çok yararlı/gerekli olmasa da mekanik saatçiliğin uç noktalarından biridir (bir de hareketli figürler barındıran otomat saatler var ki tamamen başka bir disiplin sayılır) hem de salt güzellikten öte bir saat için dakikliğe dönük estetik ihtiyaçları gideren bir sanat eseridir.

Fakat cep telefonundaki saatin dahi yettiği kimi insanlara bu tartışma bile ağır gelir.

Saatlere ilişkin basın duyuruları hakkında

Saat üreticilerinin, daha doğrusu ülkemizdeki temsilcilerinin gazetelere ve dergilere gönderdiği basın bültenleri genellikle facia metinlerden oluşuyor. Klişe yinelemelerle dolu bu metinler bazen hiç düzeltilmeden aynen basılıyor. Özellikle gazetelerin haftasonu eklerindeki saat duyuruları öylesine klişe ki her saatin altında aynı şeyler yazıyor gibi.

Saat bültenlerindeki çeviriler ise ayrı bir dünya! Basın duyuruları teknik bilgilere sahip olmayan çevirmenler tarafından hakkıyla çevrilmediğinden sonuç olarak ortaya kime seslendiği belli olmayan, çelişkilerle ve abartılı tanımlamalarla dolu metinler çıkıyor.

Elbette gazetelerin haftasonu eklerinde bir edebiyat pırıltısı beklemiyoruz ancak dergiler çok önemli, çünkü dergiler kalıcı ve temsil edilen saat üreticisinin de itibarı gözetilmelidir.

İyi bir basın bülteni çevirisi için neler yapılmalı?

- Çeviriler teknik bilgilere sahip çevirmenlere yaptırılmalı.

- Çeviriler daha sonra saatlerin teknik özelliklerinden anlayanlara okutulup onayları alınmalı.

- Çevirilerde soğuk ve yapay bir dil yerine daha anlaşılır ve saatsevenlerin benimseyeceği ifadelere yer verilmeli.

Saat dünyası, sayı 34



Geçen gün koştura koştura dergiyi almaya gittim. Sonra da bir türlü yazamadım. Kısmet diyelim ve başlayalım.

Saat Dünyası dergisinin bu sayısı 128 sayfa ve kapağında kadınlar için düşünülmüş önemli bir kronograf olan 7071R modeli var. (Tabii ben "kadınlar için" diyorum ama dergideki başlık "Bayanlara özel ilk kronograf: 7071R" ve yazının geri kalanında ısrarla "bayanlar için" diyor, küçük ama önemli bir ayrıntı bence, ilgililerin takdirine bırakıyorum.)

Dergide saat kurma makinelerinden yeni açılan saat butiklerine kadar pek çok konu var. Elbette yegâne saat müzemiz olan Dolmabahçe Sarayı Saat Müzesi'nin açılışı da geniş bir şekilde haber olmuş.

“Çokluklardan değil azlıklardan bahsedebilmemiz lazım”

Mekanik saat meraklılarına 30 Ekim 2010 tarihinde Milliyet Cumartesi'de sadece bir bölümü yayımlanan söyleşinin tamamını aşağıda sunmaktan gurur duyuyorum. Söyleşi uzun olduğu için gazetenin ekinde ancak bir kısmı yayımlanmıştı, bütün halinde okumak daha doyurucu olacaktır diye düşünerek ve ayrıca Gürbüz'ün söylediği her sözün mekanik saat ve edebiyat meraklılarına ışık tutacağını bilerek söyleşinin yarım yamalak değil de bütün olarak okunmasını istedim. Beni kırmayan Şule Gürbüz'e, fotoğraflar için Hüseyin Özdemir'e ve söyleşi için Yasemin Bay'a çok teşekkür ederim.

Meraklıların hemen dikkatini çekecektir: Sorular, 2003 senesinden beri Şule Hanım'a sorulan soruların hemen hemen aynısı veya başka bir şekilde söylersek; bugüne kadar Şule Gürbüz'e sorulan bütün sorular bu söyleşide var! Şule Hanım yaradılışından ötürü senelerdir sabırla, bıkmadan usanmadan aynı soruları yanıtlayıp duruyor. Belki bu söyleşinin bir faydası olur da muhabirler değişik sorular sormaya başlar! Yine de bu durum sadece bir durum değerlendirmesidir sadece ve söyleşinin değerini kesinlikle azaltmıyor, aksine Şule Hanım'ın söylediklerine canı gönülden kulak verirsek, mekanik saatlere olan sevgimizin daha da artacağını düşünüyorum. Sözü uzatmadan söyleşiye geçelim:




“Çokluklardan değil azlıklardan bahsedebilmemiz lazım”

Yasemin Bay

Ömrü boyunca sadece 9 saat yapmış, Türk saatçiliğinin en önemli ustalarından Ahmet Eflaki Dede'nin şaheseri, Es Seyid Süleyman Leziz'in Nil sularının azalmasından ekim dikim vakitlerine, hayvanların kış uykusuna yatmasından kutsal günlere kadar pek çok bilgiyi de gösteren saati, ünlü İngiliz saat ustası George Pior'un Türk pazarı için yaptığı müzikli saati ve daha pek çoğu Dolmabahçe Sarayı'ndaki Saat Müzesi'ne 6 Kasım itibariyle izleyiciyle buluşacaklar. 18 ve 19. yüzyıla tarihlenen bu saatlerin bugün çalışıyor olmalarını sağlayan iki isimden biri ise Şule Gürbüz.
Saray saatçiliği geleneğini bilen son isim olan Wolfgang Mayer'in -Mayer'in dedesi Abdülhamit'in saatçisiydi- yetiştirdiği Recep Gürgen'den bu mesleği öğrenen Şule Gürbüz, her ne kadar "Başkalarının yanında ustayımdır ama ustamın yanında elbette usta olamam" dese de, bugün Dolmabahçe Sarayı'nın tek saat ustası. Üstelik sadece Dolmabahçe'de değil, Türkiye'de de saray saatlerini tamir edebilen, Recep Gürgen'den sonra, tek isim. İstanbul Üniversitesi'ndeki sanat tarihi eğitiminin ardından Cambridge Üniversitesi'nde felsefe eğitimi alan Gürbüz ile hem saatlerin dünyasıyla tanışma hikayesini hem de Saat Müzesi'ni konuştuk...

Dolmabahçe Sarayı’nda ne zaman çalışmaya başladınız?

1997 yılında saat seksiyonunda araştırmacı olarak görevlendirildim. Saatlerin hepsinin bozuk, göze görünmez olduğunu fark ettim. Saat tamiratıyla da ilgili bir atölye yoktu. 80’li yıllarda Wolfgang Mayer'in kalfası Recep Gürgen’in zaman zaman gelip saatleri tamir ettiğini öğrendim Recep usta buraya gelmeye devam etmiş ama kadrolu değil dışarıdan destek veriyormuş. Recep ustadan beni yetiştirmesini talep ettim. Haftanın bir günü o buraya geldi, bir günü de ben onun atölyesine gittim. Çünkü burada kurulu düzenimiz yoktu. 98’de saat atölyemiz kuruldu.

Sizi saat tamirciliğine iten neydi?

Evet zahmetli bir iş. Ne kadar açıklanabilir bilmiyorum çünkü bazı şeyler insanın şahsıyla ilgilidir. Bu da biraz öyle. Ben daha kendi kendimle olmayı, müstakil bir hayatımın olmasını, çok insanlarla dirsek temasımın olmasını sevmeyen birisiydim. Tahsil hayatımda bir şey olma, bir mesleği amaç edinmek gibi bir şeyim yoktu. Sadece okumak, anlamak, farkına varmak bana yetiyordu. Sarayda araştırmacı olarak çalışmaya başlayınca ben de atölyede tek başıma kalsam istediğim hayatı inşa edebilir miyim, kabuğumu bulmuş gibi olur muyum diye düşünce geçti içimden. Başka biri bana bakıp tek başına bütün gün atölyede ne yapıyor diye vahlanabilir. Ama ben birinin böyle bir hayatı olduğunu görsem çok imrenirim. Bu biraz şahsi bir şey. Sarayın içerisinde bir saat ustası olmayı, elinin ürettiğiyle yaşamayı kendi adıma şık ve güzel buldum. Onun dışında mesleğin tabii ki iş çok zor ve çileli yanları var.

Nelerdir bunlar?

Zanaat, sanat eseri oluşturmak gibi kendi kimliğinizin, isminizin ön planda olduğu bir şey değil. Yaptığınızı bir anlamda kendinizi örterek yapıyorsunuz. Bir eseri tamir ettiğimizde ona elimizin bile değdiğini belli etmemek bizim başarımız oluyor. Egoyla yapılmış bir şeyi tevazuuyla diriltmek gibi bir durumumuz var. Daha mistik bir yanı var saatçiliğin özellikle. Çok sabır ve dinginlik, çok uzun saatler kendi başınıza kalmak istiyor. Ne kadar yüksek düşünceleriniz olsa da size sadece bir saatçi, tamirci gözüyle bakılmasına tahammül etmenizi gerekli kılıyor. Bunlar herkesin altından kalkabileceği şeyler değil.

Mekanik saat tamiri başka zanaatler gibi değil. Bir koltuk, kanepeyi tamir edersiniz köşeye koyarsınız. Saat kendi söyler tamam ben oldum diye. Şu saati yaptım ama üç dakika geri kalıyor diyemezsiniz. Doğru yapmadığım müddetçe beni kaçtığım yere kadar kovalar. Saatin demesi lazım oldu diye. O da zor diyen bir obje. Demez de demez, demez de demez.


Böyle bir eğitimin ardından neden bu meslek diyenler oluyor mu?

Zaman zaman bana bir tamirci için tahsilimin fazla ve gereksiz olduğunu söyleyenler oluyor. Ama aslında insanın aleladelikten sıyrılıp fevkaladeliğe kendisini yaklaştırması lazım. Çokluklardan değil azlıklardan bahsedebilmemiz lazım. Başka yabancı diller bilseydim matematiği daha da iyi bilseydim, fizik de bilseydim inanın daha iyi tamirci olurdum. Öte yandan bu işin kişiliğinize kattığı sizi başkalaştıran tatlılaştıran yanları da oluyor.

Nelerdir onlar?

Daha tahammüllü, sabırlı olmak. Bir şeyin direncini daha kuvvetli olarak kırmaya çalışmak ve insanın nasıl olduğunu bilemediği ama zamanla kendisine yapışan şeyler bunlar… Zaman içinde edinilen kazançlar. Durup baktığımda benim kazancımın verdiklerime göre çok daha fazla olduğunu söyleyebilirim.

Recep Gürgen ile ne kadar çalıştınız?

Hala bir aradayız. Onun kalfasıyım. ‘97’den beri bir aradayız. Saraylar restorasyon adına çalışması zor yerler. Siz çırak olarak işinizi saray objesi üzerinde öğrenemezsiniz. Ben ilk elime saray saatini almadım tabii ki. Ustanın atölyesindeki bozuk harap yüzlerce saatlerce saati elden geçirdikten sonra sarayın objelerine el sürebilmeye başladım. Saray saatlerini sokup takıyorduk. Ama ustam yoksa kendi başıma saray saatlerine dokunamıyordum. Dört yılın sonunda saatlere dokunabilmeye başladım.

Siz Türkiye’de tek isimsiniz bu alanda.

Evet, ustam ile beraber. Panda gibi kaldık biz; bambu filizleriyle beslemeleri lazım aslında. Ben başkalarının yanında ustayımdır ama kendi ustamın yanında elbette usta olamam.

Müze fikri nasıl oluştu?

Tamir ettiğimiz saatler elimizde birikti. Onları tekrar göze görülmez yerlere, kapalı odalara koymak istemedik. Şimdi sarayın büyük çoğunluğu, pek çok odası açık, eskisi gibi değil. Kalıcı bir müze oluşturalım saatler göze görülsün istedik. Açık odalarda bile birçok obje olduğu için o saatler bazen fark edilemeyebiliyor bir de. Öte yandan yurtdışında da pek çok müzenin, saat, mücevher gibi yan müzeleri vardır.



Nasıl bir müze peki?

74 saat yer alıyor. Üç bölümden oluşuyor. Birincisinde Fransız saatleri, ikinci bölümde 18. yy İngiliz saatleri 3. bölümde ise Osmanlı özellikle Mevlevi ustaların yaptığı saatler var. İçlerinde çok harap durumda olan da vardı sadece bakımdan geçenler de. Şimdi hepsi çalışır halde.

Bu saatleri ne kadarlık bir zamanda tamir ettiniz?

Diyebilirim ki 98’den beri tamir ettiğimiz saatler var. Hummalı çalıştığımız dönemler oldu. Bugün bakınca bu işin üstesinden nasıl gelinmiş dediğim zamanlar oldu. Tek bir saatin tamiratı günde sekiz saat çalışarak sekiz ayda bitti. Saray saatleri çok ağır saatlerdir, hayal edemeyeceğiniz objelerdir. Onların çalışma sistemini anlamak, aynı hassasiyetle çalışır hale getirmek kolay işler değil. Mekanik saatin hep eliniz üstünde olması gerekir. Aksırır öksürür, şikayeti bitmez, üzerinde merhametli bir ele her an muhtaç.

Türkiye’de saatçilik hakkında neler söylersiniz? Mesela müzede özellikle Mevlevi ustaların saatlerinin bulunduğundan bahsettiniz.

Bizde mekanik saat geleneği yok. Avrupa’da ilk mekanik saat 1300’lü yılların ortalarında çıkıyor. Orada her saatin her parçası ayrı bir usta tarafından yapılıyor. Sadece akrep yelkovan ya da zemberek yapan ustalar var. Bizimse maalesef Fatih döneminden beri devlet büyüklerine ve halka acentalar vasıtasıyla gelen saatler var. Sadece Türk pazarı için üretilen saatler de var içlerinde. Özellikle Mevlevihanelerde hücrenişin olmak için belli bir zanaatta uzmanlaşmak gerekiyor; hat, tezhip ya neyzen ya da el sanatları... Özellikle saatçilik hassas ve biraz batıdaki mistiklerin karşılığı olduğu için, orada da Pascal, Spinoza gibi filozoflar nasıl bu işle ilgilenmişlerse bizde de Mevlevi ustalar saatçilik yapmışlar. Mesela Ahmet Eflaki Dede, Mehmet Şükrü… Bunlar hep Yenikapı Mevlevihanesi’nin dedeleri, dervişleri. Hücrelerinde otururken, tabii vakitleri de çok, saat yapmışlar. Bizde zanaattan ziyade sanata yakın bir seviye olmuş saatler bu nedenle. Saatin bütün malzemelerini tek tek kendileri yapmışlar, dışının süslemesini bile. Düşündüğünüzde bu akıl alır gibi değil. Çünkü gelenek yok, öğrendiği bir yer yok, öncesi, arkası yok. Kendiyle başlıyor kendiyle bitiyor. Kendisinden doğan ve kendi parıltısıyla başlayıp onunla biten bir şey. Batılı uzmanların hayretlerini uyandıran saatler bunlar. Bu ustayı kim yetiştirmiş diye sorduklarında kendi kendine dediğimizde inanamıyorlar. Batılı usta aldığı geleneğin devamı bir şey yapıyor; İngiliz saati, şu üslupta diyorsunuz baktığınızda. Bizimkilerin yaptığı saatlerin ise dünyada başka örneği yok, hepsi tek.


Siz de vakti geldiğinde saat atölyesinde çırak yetiştirmeyi düşünüyor musunuz?


Olması gereken bir şey elbette. Ama bu bir şekilde kendiliğinden olacak. Bu iş hassas, ince, farklı özellikler de istiyor. Mesela benim ustama getiriyorlar “Bu koca kafalı okumadı bari senin yanında çırak olsun” diye. Hâlbuki biz burada en nitelikli insana ihtiyaç duyuyoruz. Ama en nitelikli insan da tamirci olmak istemiyor. En nitelikli insan klip tadında bir hayat istiyor. Zengin daha zengini güzel daha güzeli bulayım istiyor bugün. Olmayan bir şeyleri tutayım da kolundan kaldırayım denmiyor. Bizim ihtiyaç duyduğumuz şey iyi. İyi de bu işlere talip değil; böyle bir cehennemimiz var. Ben nelere layığım da nerdeyim gibi bir illet var bizde maalesef. Ben kimim de bu saatlere el sürerim diyebildikten sonra o saatler sizi kucaklıyor neticede.

MÜZELİK SAATLER

Bugün yine güzel bir gün. Hürriyet Cumartesi ekinde 15. sayfada Dolmabahçe Sarayı Saat Müzesi'ne dair "MÜZELİK SAATLER" başlığı ile (eskiler serlevha derdi sanırım) Cahit Akyol'un güzel bir haberi var. Bol fotoğraflı ve bilgi dolu kutucuklarıyla güzel bir haber olmuş. Genellikle bu tür haberler gazetelerde küçük görüldüğü için bu kez neredeyse tam sayfa olan bu haberi görünce şaşırmadan edemedim.

Dolmabahçe Sarayı Saat Müzesi'ni ne kadar övsek azdır. Çünkü bu müze ülkemizin ilk ve tek saat müzesi. Bir eşi veya benzeri yok.

Kitap saati



Charles Dickens'ın unutulmaz romanı: Oliver Twist.

Tasarım: Coralie Bickford-Smith.

Penguin Books.

Saat Müzesi'nde şenlik



Dün öğle olmadan yola çıkmıştım, fakat öyle bir trafik vardı sarmalı vardı ki neredeyse müze açılışını kaçıracaktım. Taksim'de inip hızlıca parktan geçerek Dolmabahçe'ye indim. Hazırlıklar son aşamadaydı. Basın için bir masa oluşturmuşlardı. Önce Şule Hanım'ı gördüm, sonra da Recep Gürgen'i, ikisi de oradan oraya koşturuyordu.

Hava da pek güzeldi elimde fotoğraf makineleri çevrede gezindim biraz. Şule Hanım'ın işaret ettiği güneş saatine baktım. Üzerindeki fanus ile çok acayip fantastik bir saat bu. Saraya gidenlerin bu saate özellikle bakmaları gerek bence, hemen yanında bulunan yazı da pürdikkat okunmalı, güneş saatleri kadim saatlerdir. Meclis başkanı beklendiği için biraz daha vakit var deyip çevrede gezindim, bol bol fotoğraf çektim. Viyolonsel, gitar ve flüt çalan bir grup müzisyen havayı hafif ve neşeli bir hale getirmişlerdi zaten. Bu tür müzikler insanda bir iyimserlik hâli yaratıyor.

Günün en güzel sürprizlerinden biri, büyük usta Recep Gürgen ve Şule Hanım tarafından 'saat meraklısı ve doğuştan saat tamircisi' Burak Aydınoğlu ile tanıştırılmış olmamdı belki. Hep methini duyduğum Burak Aydınoğlu ile kısa da olsa sohbet ettim biraz. Hangi saatleri sevdiğini sordum (saat markalarından oluşan bir cümle beklerken) "Mekanik olsun da nasıl olursa olsun" dedi. Sonra ekledi, "Hani tel maşa diye pek önem verilmeyen saatler vardır ya, onlar da güzeldir, onları da severim." Benim duygu ve düşüncelerime yakın olan bu görüş karşısında "Haklısınız" dememden daha doğal bir karşılık veremezdim. Sonra birlikte konuşmakta olan Şule Gürbüz ile Recep Gürgen'e baktık. "Onlar da saat meraklısı" dedi, birlikte gülümsedik, haklı elbette, merak olmasa, hiç yapılamayacak saatler yapılır mıydı?

Basın tarafından pek ilgi görmeyen bir etkinlik olduğundan gazetecilerin sayısı azdı bunun dışında bir iki televizyon kanalından gelmiş haberciler vardı çevrede (AA, DHA ve TRT çalışanlarını gördüm). Zaten herkes Anadolu Ajansı'na güvenmiş, öyle ki bugün internette bir arama yaptığımda kullanılan metnin birbirinin tekrarı olduğunu görünce bunu daha iyi anladım. Zaten müzenin açılışı haberi bugünkü gazetelerde (Cumhuriyet gazetesinde kısa ama doyurucu bilgilerin bulunduğu bir haber ve Zaman gazetesindeki Musa İğrek'in Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ndeki kahramanı Hayri İrdal'ın ağzından yazılmış gibi kurguladığı geniş ve güzel yazısı dışında) dişe dokunur bir haber yoktu. Bir umut, belki yarın diğer gazetelerde görebiliriz. Açılışa gazeteciler pek ilgi göstermedi ama dergilerden gelenler vardı, Saat Dünyası ve Watch Plus'tan arkadaşlar oradaydı. Saat Dünyası'ndan gelenleri yakalayamadım ama Watch Plus'tan Ömer Sevil ile konuşabildim biraz.

O sıralarda ben Recep Gürgen'in yanına gideyim dedim, şaşkınlıktan farkedememişim meğer Recep Bey ve Şule Hanım protokoldeymiş ve TBMM Başkanını bekliyorlarmış! Uyarıyı alınca hemen oradan uzaklaştım. :)

Bu arada kalabalık birden artınca TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin'in geleceğini anladık. Hemen ardından anonslar yapıldı ve kalabalık bir grup eşliğinde Meclis Başkanı ve diğer üst düzey yöneticiler geldi. Önce TBMM Milli Saraylar Daire Başkanı Yasin Yıldız bir konuşma yaptı. Ben bu tür konuşmalarda çok sıkılırım, fakat bulunduğumuz yer adeta bir bayram ve şenlik havasında olduğu için konuşmaları dikkatle dinledim. Güzel bir konuşmaydı.

Sonra söz TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin'e bırakıldı. TBMM Başkanı güzel konuştu ama sözü nedense bir anısı anlatırken saat kulelerine getirdi, lise yıllarında bir gün derste iken muzip bir arkadaşı öğretmene anlatılan konuyu göremediğini söyleyince, öğretmen de "Eminönü'ndeki saatin altında" demiş meğer. Eminönü Meydanı'nda öyle bir saat olmadığını bilenler gülümsediler doğal olarak. Belki söylenmek istenen bir zamanların pek ünlü Türkiye İş Bankası'nın kumbara saati olabilir. Yine de vahim bir hata değil aslında, samimi bir konuşmaydı çünkü. Kimse de bu ayrıntıya takılmadı zaten.

Sonunda müze açılışı yapıldı ve içeriye girebildik. Müze bambaşka bir yere dönüşmemiş belki ama ayrıntılarla o kadar fark yaratmış ki hayran olmamak elde değil.

Ben müze içinde kalabalığın az olduğu bölgelerde gezinirken kimi yerde bazı saatlerin başındaki ilgiyi görünce geride kalan devlet görevlileri meğer saatlere çok meraklıymış diye düşündüm ve yaklaştım ama bu kişilerin araya karışan turistler olduğunu farkettim. ;)

Yalnız şu bir gerçek ki devletin bu saatlere gösterdiği ilgiyi hiç bir özel girişimci gösteremedi. Devleti bazen küçümsüyoruz ancak bu doğru bir yaklaşım değil. Bu güzel özenli müze ile bunu bir kez daha anlamış oldum.

Not: Fotoğraf için Milliyet gazetesi fotomuhabiri Hüseyin Özdemir'e çok teşekkür ederim.

Ladoire punk rock saati



Ladoire Geneve henüz 3 yaşında taze bir kuruluş, fakat sağlam adımlarla bağımsız saatçilerin arasında yürüyor. Kendilerine özgü bir mekanizma ve yine kendilerine özgü bir kasa ve kadran tasarımıyla dikkat çekiyorlar. En beğendiğim modellerden biri sayfada fotoğrafları görülen biraz çirkin ama zyadesiyle gösterişli ve çekici görünen Ladoire RGT Punk Rock modeli.

Ben daha çok tasarıma takıldım. Hem öyle bir mekanizma ve kasa yapısı kurgulamışlar ki, her türlü geliştirmeye ve her türlü farklı biçimde yorumlanıp yine de kendisi olabilecek deli bir tasarıma imza atmışlar.

Ama işin en zor tarafı sıfırdan bir mekanizma tasarlamaktır sanırım, gövde bir noktada tasarıma da biçim veriyor. Bu tarz akrebi başka yelkovanı bambaşka bir yerde olan saatlerden hazzetmiyorum aslında, üzerinde düşünmek gereken nokta; böyle bir zamanda yeni bir marka ve yeni bir saat üzerinde düşünüp buna emek vermek, yatırım yapmak. Ortaya çıkan sonuç estetik olarak herkesin hoşuna gitmese de birilerinin mutlaka gönlüne göre bir ihtiyaca cevap veriyordur zaten, işin önemli bulduğum ve saygıyla eğildiğim kısmı cesaret.

Keşke ülkemizde de mevlevi dervişlerinin bir zamanlar yaptığı gibi yüzde yüz cesarete, inanca ve girişim ruhuna sahip insanlar olsa.



Yaratıcılık başka bir şey, Ladoire Geneve verimli olmadığı söylenen 'Mikro rotor' düzeneğe de `çağdaş` bir yorum getirmiş.

Daha fazlası için bakınız:

1. Ladoire Geneve
2. Ladoire Geneve – Helvetic timepieces

Dolmabahçe Sarayı Saat Müzesi 5 Kasım'da açılıyor



Sabahları gazete okumayı çok seviyorum. Kitap eklerinden dolayı bu sabah epeyce gazete aldım ancak sürpriz kitap eklerinden çıkmadı, bu sabahın en güzel haberi ve röportajı Milliyet gazetesinin Cumartesi ekinde bulunuyormuş meğer.

Gazetedeki haber yukarıda görüldüğü gibidir, internetteki hâline ise yüz vermeyiniz, gazetede başka türlü duruyor, dokunuyor, ışığa tutup fotoğrafları daha ayrıntılı inceleyebiliyorsunuz, üstelik haberi kesip saklayabilirsiniz, 'sil' tuşuna basınca da silinmez öyle, üstelik virüslere karşı da çok dayanıklıdır gazeteler, virüs nedir bilmezler çünkü, bilgisayar çökünce uçup giden hatıralar gibi kanat çırpmaz, kaçıp saklanmaz, istediğiniz an elinizin altındadır, dakikalarca saatlerce aynı cümleyi, değişik şekillerde okuyabilirsiniz. Zaten dijital ile analog bilgi arasındaki farklardan biri de budur, analog bilgiye daha güvenilir, dijital bilgi ise şüphe uyandırır. "Hem "Taşa yazılan bilgiler duruyor da cd'lere yazılan veriler neden uçuyor?" diye hep yeni olanın peşinden koşan ama hiç yakalayamayanların kulağına fısıldamak isterim. :)

Neyse yine sözü uzatmayalım, Dolmabahçe Sarayı Saat Müzesi'ne bakalım, epeydir kapalıydı, bu arada boş durulmamış bütün saatler elden geçmiş ve yeniden bakımları yapılmış. Zaten Dolmabahçe Sarayı Saat Müzesi'ndeki saatlerin çoğu türlerinin nadide örnekleri arasında.

Çiçek saati de saat müzesinin önüne alınmış, pek güzel olmuş.

Yasemin Bay'ın röportajı çok güzel ama Şule Gürbüz ile yapılan her röportajında muhakkak sorulan soruları bu kez de o sormuş! Muhabirler değişiyor ama sorular hiç değişmiyor.

Not: Bu gece 1 saat kadar zamanı geriye almayı unutmayınız.

Kol saatleri tarihe karışıyor!



İngiltere kaynaklı (daha doğrusu Britanya) bir haber var. Habere göre saat satıcıları Britanya'da satışların azalması üzerine anket yaptırmış ve sonuçta ancak her 7 kişiden birinin bir kol saatine ihtiyaç duyduğu ortaya çıkmış.

25 yaş ve aşağısı ise hemen hiç kol saati kullanmıyormuş.

Cep telefonları ve bilgisayarların saatleri yeterliymiş gençlere.

Böyle düşünenler çok elbette, fakat gençlerin eğilimleri değişkenlik gösterebilir, bunlardan "kol saatleri tarih oluyor" gibi bir anlam çıkarmak yanlış. Gençlerin kaderinde yaşlanmak da var.

Fakat saat satıcılarının elbette bu duruma uygun bir plan hazırlamaları kendilerinin lehine olacaktır.

Yeni olan her şey iyi değildir. Yeniliğin ruhu ve yapısıdır önemli olan. Cep telefonları bugün var yarın yok: Çünkü 10 yıl boyunca aynı telefonu kullanan insan yok (gerçi ben ilk cep telefonumu 7 yıl kullanmıştım, şimdi ikincisindeyim). Bu arada yeni bir icat daha çıkabilir ev telefonundan cep telefonuna geçiş süreci yeniden yaşanabilir.

Ama mekanik ve pilli kol saatleri öyle çöpe atılan cep telefonları, güncelleme yapılınca çöken programlar ve ekran kartı, sabit diski patlayan bilgisayarlar gibi değil. Çok daha uzun yıllar, üstelik modası geçmeden kullanılabilir.

Yeniyi anlamak için her zaman eski bilgilere bakan insanlar olacaktır. Her zaman eski dünyaya değer veren meraklılar olacaktır. Sahte ve akışkan görüntülere değil, sahici olana sarılmak isteyen aşıklar olacaktır. Her zaman canlı müzik dinlemekten hoşnut olan müzikseverler olacaktır. Her zaman kitap biriktiren, şiir okuyan, edebiyatın yüceliğine, sanatın iyileştirici gücüne inanan, ağaçlara ve hayvanlara değer veren vefalı dostlar olacaktır. Her zaman gündemde olana olana yüz vermeyen, tarihe bir de başka bir yerden bakayım diyen akıllı insanlar olacaktır. Her zaman yalnız oluşunda bir lezzet bulan güzel insanlar olacaktır.

Yeni bir sayfa açmak için her zaman eski sayfaları yakıp kül etmek gerekmiyor.

Dali saati



Spanish surrealist artist Salvador Dalí was born this week in 1904, in Figueras, Spain. Magnum presents a selection of images that artist and photographer Philippe Halsman made in collaboration with Dalí from the 1940s to the ’70s.

Spanish painter Salvador Dalí in an interpretation of his well-known painting The Persistence of Memory, 1952.
© Philippe Halsman / Magnum Photos

Ebel, Brietling ve Arma portföy yönetimi!



Hürriyet gazetesini açtım, okuyorum, 4. sayfada Ebel ilanı vardı, çok az da olsa pembe altın kullanımından keyif almadığım halde, saatin hakkını teslim etmek gerek, güç göstergesi, gün ve tarih düzenlemesi ile biçimli saat, bir Ebel Classic imiş, hiç fena değil, bu tarzı sevenler için hele bir nimet. Ebel classic muhtemelen 3. sayfada bulunan kocaman fotoğraftaki Ali Ağaoğlu'nun kolundaki o beyaz kadranlı lüks saatten daha ucuzdur. Ama hangisi daha daha iyi durur diye düşünmeye bile gerek yok, Ebel'in daha iyi göründüğü bence kesin.



Sayfaları çevirmeye devam ediyorum ve 13. sayfadaki saati görünce duruyorum "ama bu bir saat reklamı değil ki" deyip geçmek istiyorum, fakat geçemiyorum, kadrana, kurma kolunun klasik ayrıntılarına ve sadeliğine takılıyorum, meğer Arma portföy yönetimi'nin reklamıymış baktığım, fakat aklım ilanın içeriği ile ilgili değil, portföy nedir onu bilmiyorum, fakat ilandaki saat öylesine güzel ki, pilli veya otomatik ya da kurmalı her ne olursa olsun, çok güzel görünüyor.

Mesele de bu değil midir zaten? Saati göze ve gönüllere uygun bir nesne olarak üretmek ve onu isteyen kişiye sadece bir estetik değer olarak değil bir kültür ve zanaat nesnesi olarak ulaştırmak.



Hemen arkadaki sayfada Brietling ilanını da görünce (Brietling de Ali ağaoğlu'nun kolundaki saatten daha hoş görünüyor ;) yeniden düşündüm. 3 tane saat fotoğrafı var gazetede, 2'si saat ilanı, üçüncüsü bir portföy yönetimi şirketine ait fakat neden portföy yönetimi şirketinin ilanında sadece simge olsun diye konmuş olan saat daha dikkat çekici ve ilgi uyandırıcı?



Saat ve otomobil reklamları arasında büyük benzerlikler var, mesela yaratıcılık çok az (basılı yayınlardan söz ediyorum) ve her ürün sanki çevrede hiç benzerleri yokmuş gibi tanıtılıyor...

Bunların dışında genellikle saat reklamlarının çok sıkıcı olması ayrı bir konu. Neden bir kütüphaneci veya bir punk şarkıcısı, bas gitarcısı saat reklamlarında görünmez?

Watch Plus, Şule Gürbüz ve Zohiko



Kapağında saniyenin 10'da birini ölçmek gibi gereksiz ama mekanik açıdan önemli ve hoş bir özelliği olan Zenith El Primero Striking 10th fotoğrafı bulunan Watch Plus dergisinin sonbahar sayısı çıkmış. Aslında daha önce dergi elime geçti ama geçtiğimiz pazartesiden beri bilgisayarım bozuk olduğundan bir şey yazamadım, neyse geç de olsa sorun çözüldü artık, yazılara devam.

Bir geleneği devam ettirerek yine dergiye son sayfalardan başladım ve önce Şule Gürbüz'ün yazısını okudum. Yazı Şişli (Hamidiye) Etfal Saat Kulesi hakkında. Şule Gürbüz yine kendine özgü anlatım biçimiyle bu kule saatinin geçmişini anlatıyor. Tatlı bir dille başlayan yazı sonlara doğru Etfal Saat Kulesinin bugünkü üzücü hâline uygun olarak acılaşıyor. Umarım ileride bu yazılar bir kitaba dönüşür de dergiye erişemeyenler bu yazıları okuyup bahsi geçen saat kuleleri hakkında farklı bir tarza ve daha derin bilgiye sahip bir kalemden nice şeyler öğrenirler.

Derginin ay göstergeli saatler hakkındaki dosyası güzel olsa da ben "Vacheron Constantin ve sanat eserleri..." başlıklı Ömer Sevil tarafından yazılmış olan dosyayı daha çok beğendim. Vacheron Constantin saatleriyle elbette ilgilenecek düzeyde biri değilim fakat şirketin son sanat ve zanaat şaheserlerinden olan La Symbolique des Laques koleksiyonu bakılmayacak gibi değil.

255 yaşındaki Vacheron Constantin ve Japon maki-e (lake boyama) tekniğinde uzman, ayrıca 2011 senesinde 350. senesini idrak edecek olan Zohiko isimli şirketin ortak çalışması neticesinde ortaya sahiden güzel bir işçiliğe ve eşsiz görünümlere sahip insanı hayallere sürükleyen saatler çıkmış.

Bu saatlerin bir önemi de işçiliğe yani zanaatçılığa bir övgü niteliği taşımasıdır. Sadece teknolojik yeniliklerin hem malzeme hem de mühendislik olarak saatlere aktarılmasıyla oluşturulan saatlerin teknolojik oyuncaklar olduğunu da ima eden bir yanları var. Değişmeyen, her daim güzel kalan bir şeylerin olduğunu ve insanın kadim bilgilere güvenmesi gerektiğini de söylüyor bu saatler. "Yeni" olan her ıvır zıvırın her zaman "daha iyi" olmadığını da düşünmemiz gerektiğini söylüyor:

Grieb & Benzinger



Grieb & Benzinger diye internette arama yaptığınızda pek şatafatlı saatler göreceksiniz. Ben bu tür lüks saatler yerine eski ve kullanılmış saatleri seviyorum, ancak yine de ne var ne yok diye bakınmaktan da geri durmamak gerek. Grieb & Benzinger yukarıda görülen saati üretmiş. Neticede saatlerin gerçek yüzü burada diye düşünmemek elde değil. Bir sirk havası taşıyor bence. Altın yaldızlı kıyafetler giymiş dans eden çarklar ve yerlerinden kıpırdamayan ama göz alıcı mavi vidalar. "Rüküş" diye yaftalamak da mümkün, "harikulade bir sanat eseriymiş bu" diyebilmek de aynı ölçüde zihinden geçen bir cümle.

Bu kısımları hemen geçeyim ve sadede geleyim şimdi: Eskiden kol saatlerinin içini görmezdik. Baraj duvarına benzer bir kapak ile gözlerden ırak, zamanın suları saatin içinden geçerken çarklar döner dururdu. Sonra arka kapak metal yerine camdan imal edilmeye başlandı ve bir saatin içyüzünü görme olanağı bulduk. Artık bir saati aldığımızda arka tarafına da bakıyoruz ve estetik olarak hoş olup olmadığını sorguluyoruz. Beğendiğimiz saatin arkası metal bir kapak ile gizlenmişse hayal kırıklığına uğruyoruz. Pahalı veya ucuz, değişmeyen bir anlayış yeşerdi ve yayılıyor. Saatin işleyişini görmek isteyenlerin çoğaldığını görüyoruz.

Zamanı gösteren araçlar süslü püslü de olsa, sade ve sakin de dursa ömürden bir gün daha, bir saat daha, bir dakika daha eksiliyor, biz de bizden öncekiler gibi zamanın içinden geçiyoruz.

Tissot Visodate 1957



Dün çok güzel bir gündü. Önce Saat Dünyası dergisine uğradım, saatlerden, dergi tasarımından, Europe Star dergisinden başka dergilere, dergi kapaklarına kadar bol bol konuştuk. Sonra Tevfik Aydın'a uğradım, zaten Tevfik Aydın'ın güzel vitrinini görmek, içerde bulunmak yeterince iyidir her zaman, bir de her vakit bulamadığım Ömer Bey ile sohbet etme olanağı da yakalayınca günüm daha bir güzelleşti. İkimizin de okuduğu ve 1940'larda yayımlanmış bir kitap dolayısıyla biraz konuştuk ama her zaman dönüp dolaştığımız konu saat oluyor elbette, saatler benim de hayatımın temel noktası değilse de önemli bir yer tutuyor (dolayısıyla saatlerden anlayan birisini görmek hele bir de edebiyata ilgisi varsa bulunmaz nimettir benim için) ama saatler ve kalemler Ömer Bey'in hem işi hem hayatı.

Ancak hayatımızda kitapların da çok elzem bir yeri var: Dolayısıyla İlhan Ayverdi'nin hazırladığı ve yeni baskısı yapılan 1411 sayfalı Misalli Büyük Türkçe Sözlüğü de heyecanla anlattım, Ömer Bey beni hiç yadırgamadı ve ilgiyle dinledi. Edebiyat ve sanat düşkünü ama saatlerden uzak duran bir arkadaşıma Tissot Visodate 1957 modelini anlatsam hiç ilgilenmezdi oysa. Oysa Maurice Blanchot ile mesela Longine marka kadranı dalgalı olan bir saat arasındaki bir bağ var, Breguet ve Max Jacop arasında da ayrı bir bağ var, dolayısıyla saatler edebiyatın içinde, saatlerin de içinde edebiyat var. İşte bu tarz konularla ilgilenen, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı seven insanlar benim için çok kıymetli, gördüğüm vakit bırakmak istemiyorum, daha çok konuşalım veya bir saate bakıp susalım istiyorum.

Neyse sözü uzatmayalım aklımda epeydir Tissot'nun Visodate 1957 modeline canlı olarak bakmak ve kurcalamak vardı, bu isteğim de dün gerçekleşti. Bu saat internet üzerinde görüldüğü gibi değil. İnternetteki fotoğraflarında da hoş görünüyor fakat biraz klasik ve sıradan bir izlenim de bırakmıyor değil. Ancak bu saati gidin ve görün, bence gözlerinize inanamayacaksınız, öylesine güzel ve şık bir saat ki uzun süre elimden bırakamadım.

Tissot'nun Visodate 1957 modelinin en güzel yanı ışıl ışıl olması, kasanın çelik aksamı ve saatin kadranında çok temiz bir işçilik var ve saat pürüzsüz hatlara sahip. Bazı saatler ışığı yutar adeta, ama Visodate 1957 için bu geçerli değil ışık nereden gelirse gelsin yüzeyinden yansıyor ve saati daha da çekici kılıyor. Gün ışığıyla yıkanmayı seven bir saat bu.

Ayrıca saatin arka tarafındaki mekanizmasını seyretmesi de çok hoş. Arkası açık her model bu kadar güzel olmuyor oysa, çünkü artık hemen her saatin arkası camdan seyredilecek bir şey var. Ne yazık ki bazı saatlerin mekanizmaları öyle sıradan ve sıkıntı verici ki keşke kapatsalarmış diyor insan!

ZALİM YÖNETİCİLERİN YAŞATTIĞI LOGO EZİYETİ

Visodate modeli ilk kez 1953 yılında Tissot'nun 100. yılı şerefine düşünülmüş, yukarıda fotoğrafı görülen yeniden yorumlanmış Visodate modelinde ise eski logo kullanılmış. Bence eski logo çok güzel bir tasarım ve hatırlanması da önemli, belki bir pişmanlık da olabilir, geriye dönüş olmayacağı için küçük bir özür belki de.

Eski logonun kullanılması bazı şeylerin değişmemesi gerektiğini bir kez daha gösteriyor. Demek istediğim, yeni olan her şeyin güzel olmadığıdır. Bu saat güzel çünkü hem eski logoyu taşıyor hem de geçmişe bir selam gönderiyor, 'unutmadık', 'hatırlıyoruz' diyor. Şimdiki logo ise son derece çirkin bence, çok düz ve çok basit, Tissot'nun logosundaki büyük ve haşmetli 'T' harfi yıllar içinde kırpıla kırpıla, azala azala bambaşka bir şeye dönüştü! Oysa harf karakterlerinin markaya has bir şahsiyetleri vardır. Harflerin de kendilerine göre ifade ettikleri simgesel anlamlar vardır. Kurumların sık sık logo değiştirmesi fayda yerine zarar getiriyor, kafa karışıklığına neden oluyor. Bazı kurumlar yüzyıllardır aynı logoyu kullanarak sağlam ve güçlü olduklarını söylemek ister, bu da anlaşılır. Logo değişimi ise bana kalırsa bir kimlik bunalımını ifade eder, kendine güvenen logosunu değiştirmez, yani kurumlar için arzulanan amacın dışında bir okuma da sağlayabilir.

Kimi şirketlerin yöneticileri aman kolayca tanınsın, aman herkes adını bilsin diye logolarını basitleştirerek düzleştirerek kişiliksiz, yavan bir logoya geçiyorlar, bunu yaparken de müşterilerine hiç sormuyorlar. Geçtiğimiz günlerde büyük bir giyim firması logosunu değiştirince o markayı sevenler ayaklandılar, Facebook üzerinde binlerce kişiye ulaştılar ve şirketin geri adım atmasına neden oldular. Bütün bu fiyaskoların altına imza atan ruhsuz ve darkafalı yöneticiler pahalı koltuklarında oturarak markayı geliştirmekle uğraşacaklarına can sıkıntısından böyle abukluklara neden oluyorlar, bu tür yöneticiler densizliklerini kadirbilmezliklerini de bayrak yaptıklarının farkında değil. En iyisi durmadan logo değiştiren bu tür markaları cezalandırmak ve müşteri olarak uzak durmaktır.

Neyse yine sözü uzattım.

Ben susayım biraz, siz de yazılanları tamamen unutun ve yukarıdaki saate bakın.

Değişmeyen duygulara, mütevazı oluşa, işe yararlığa, işçiliğe ve güzelliğe bir övgüyu göreceksiniz.

'Kitap için' saati



"Zaman'ı benim kadar iyi bilseydin," dedi Şapkacı, "onu harcamaktan söz açmazdın. O, canlıdır."
Alice harikalar Diyarında, Lewis Carroll


Jay Griffiths'in, Ayrıntı yayınlarınan çıkan Tik Tak: Zamana Kaçamak Bir Bakış (eserin özgün adı: "Pip Pip: A Sideways Look at Time") isimli kitabını daha önce yazmıştım.

Bu kitaptan sevdiklerime hediye etmek veya okumak üzere ödünç vermek suretiyle elimde 1 tanecik olsun kalmadığını dehşetle farkettiğim vakit daha önce Kitap İçin'e gitmiştim, ancak ellerinde kitabın hiç kalmadığını söylemişlerdi. Bu kez Taksim Gezi Parkı'ndaki Sahaf Festivali'nde Kitap için'in standını görünce yanlarına gittiğimde, buruk baktığımdan olsa gerek, halime acıdılar ve kitaptan ellerinde 1 tane kalmış olduğunu söylediler, onu almak için yeni yerlerine, 130 küsür yıllık Hacopulo Pasajı'na gittim. Geniş ve ferah bir mekana taşınmışlar. Tik tak'ın yanına 2 Kitap daha aldım oradan. Güzel bir saat almış gibiydim, muhtemelen bir Oris skeleton alsaydım bu kadar sevinmeyecektim, o kadar halimden memnundum.

Saat Dünyası XXXIII



Saat Dünyası dergisinin 33. sayısını daha alır almaz kapaktaki Breguet saate dalıp gittim. Bu saatin içinde başka bir saat var sanki. Mekanizmayı örten perdeler kalkınca saatin gerçek ahvalini görmek mümkün olmuş, bu bir bir sanat eseri, mekanik bir heykel. Gerçi Polemik arkadaşım daha önce Breguet Classique Grande Complication isimli modeli incelemişti, fakat Polemik'in şikayet ettiği konular gördüğüm kadarıyla derginin kapağındaki Breguet 7047 modelinde yok. Saatin tek kötülüğü var o da fiyatı! Odamın duvarında International Herald Tribune'den kesilmiş bir Breguet ilanı var, pek sevdiğim Puşkin'in bir portresi var ve hemen altında 7027BB modeli çok güzel görünüyor.

Neyse kapağa takılıp ilerleyemedik, bu bahsi hemen geçeyim. Girişte derginin yayın yönetmeni Sezai Ünlü'nun yazısında bir sürprizle karşılaştım, artık dergiyi D&R mağazalarında bulabileceğimizi söylüyor, ileride saat mağazalarının yanında alışveriş merkezlerinde de derginin satılması planlanıyormuş. Doğrusu bu hoş olur, çünkü hep söylerim daha çok bilgi sahibi olan saat meraklısı insanlar, daha çok bilgi sahibi oldukça daha da fazlasını ve daha da iyisini talep edecekler, okudukça hem kişisel beğenilerini geliştirebilecekler, hem zevklerinin daha bir bilincine varıp görgülerini artırabilecekler. Kendimden biliyorum, dergi okumanın faydaları saymakla bitmez! İnsan kolunda taşıdığı saat hakkında elle tutulur bilgilere de sahip olmalı. İnternet var denilebilir, fakat internetten çok yararlanmama rağmen ne yazık ki internet çok uçucu bir mecra. Mesela bir yazıyı mimlemiştim geçenlerde, fakat ayrıntılı okuma yapmak için daha sonra tekrar siteye uğradığımda ne yazı vardı ortada, ne de site! Google'ın önbelleği de bazen bir işe yaramıyor. Oysa kitaplar dergiler hiç öyle değil, bir rafta dizili dergilere ulaşmak için saniyeler gerekli sadece. İnternette bir arama yapmak ve doğru bilgiye erişmek için bir yığın çöplüğü eşelemeniz gerekiyor, bu arada bir bakıyorum saatler geçmiş ve doğrulama imkanı olmayan bazı bilgilere ulaşmışım sadece. Yani bir de güvenilirlik sorunu da var internetin. Neyse Ahmet Mithat efendi'nin yazılarına dönmeden bu bahsi de geçelim. :)

Dergide kimi hatalar da var, Breguet hakkındaki yazıda "complication (karışıklık)" diye yazılmış, oysa sözü edilen ileri düzey saatçilik sınıfına (haute horlogerie) mensup bir saat, tam karşılamasa da 'karmaşık' denebilirdi yahut artık dilimizde kendine zorla da olsa bir yer açan 'komplikasyon saat' tabiri de kullanılabilirdi - bu arada dile kolay bir 'grande complication' saat 650'den fazla parça barındırıyor birkaç santimetrekarelik alanında! Tekrar konuya dönersek saatlere ilişkin çevirilerde, saatlere özgü terimler mevcut olduğu için, bu tür metinler teknik bir çeviri olacağından saatçilik terimlerine aşina kişiler tarafından çevrilmeli, yoksa gazetelerde ve bazı internet sitelerinde örneklerini gördüğüm şekilde, 'mekanizma' anlamındaki 'movemenet' sözcüğü 'hareket' diye çevrilirse yanlış anlamalara neden olabilir. Ama bunlar aslında küçük ayrıntılar, derginin kendisi güzel, daha önce derginin içeriğini eleştirmiştim, fakat giderek derginin her sayıda kendini aştığını görüyorum.

Dergide yazılar röportajlar filan çok, hepsinden söz etmeye kalkışışırsam yazı çok uzayacak, burada konuyu kapatayım.

Son olarak ayrıca dergiyle ilgili bir de ipucu vereyim: Mekanik Saat blogunun okurları derginin 108 ile 110. sayfalarına baktıkları vakit gülümseyecekler diye düşünüyorum.

Quartz mı mekanik saatler mi daha çok bozuluyor?


Evvela bir saat neden bozulur onu bilmek gerek. Saatler genellikle temelde kötü kullanımdan, özensizlik ve dikkatsizlikten dolayı yani insan hatasından bozulurlar, diğer nedenlerin başında ise malzeme kalitesi, su, aşırı sıcak-soğuk hava, nem ve basınç gibi çevresel etkenler gelir.

Sonlara saklamadan sadede gelip ne demek istediğimi baştan söylemek isterim: Mekanik saatler quartz saatlere nazaran daha çok bozulur, ama pilli saatler kadar çabuk bozulmazlar, çoğunlukla mekanik bir saatin 2 arıza çıkardığı süre aralığında çöpe atılan quartz saat sayısı daha çoktur. Çünkü mekanik saatler insanlar gibi çok parçadan meydana gelmiştir ve yine insanlar gibi hastalanırlar, ancak ömürleri bir insan ömründen daha uzundur. Quartz yani pil ile çalışan saatlere gelince hayat süresi ve kalitesi mekanik bir saatin yanına bile yaklaşamaz çünkü mekanik bir saat 10 yaşına basmış bir çocuk gibi olduğu vakitlerde pilli bir saat en iyi ihtimalle artık ömrünün sonlarına gelmiştir, çünkü pilli saatler arasında özellikle en ucuz modellerde 10 yılı deviren saat sayısı çok azdır ve malzeme kalitesi açısından düşük olduğundan yıpranma oranı çok daha yüksektir.

Bilindiği gibi benim gönlüm mekanik saatlerde, ancak lise yıllarından beri bir Casio Databanklara zaafım var, lise biteli 20 yıl kadar oldu, ben bu yıllar arasında 4 adet Casio eskittim, oysa şimdi kolumda neredeyse 40 yaşını devirecek (sapma konusunda takıntılı arkadaşlarıma bilgi: günlük sapması 10 saniye bile değil) ve doğduğum yıl üretilmiş olan mekanik bir saat var ve çok az tamir gördü (onlar da kozmetik tamirlerdi).

Mekanik bir saat ile kendi geleneğinizi ve kendi kişisel tarihinizi oluşturmak varken, ortalama 5 sene sonra çöpe atacağınız bir saate para vermek bence iyi bir tercih değil. Quartz saatlerin iyi olduğu noktalar var, mesela günlük sapmaları azdır yani ileri-geri gitme konusundaki hassasiyeti yüksektir. Fakat derinlikli bir ürün değildir, içini görmek bile istemezsiniz, çünkü görülecek bir şey yoktur, bu nedenle arka kapakları sımsıkı kapalıdır, ömürleri de yine tekrarlamak isterim son derece kısadır ve çevresel şartlara mekanik saatlerden daha az dayanıklıdır.

Başlıktaki soruya dönersek quartz bir saat bozulduğu vakit tamiri ile uğraşılmaya genellikle değmez ve çöpe atılır, oysa mekanik saatler daha pahalı olmalarına karşın çok daha sağlam, uzun ömürlü ve kötü gün dostudur, sizinle birlikte yaşlanırlar, sizinle birlikte büyürler. Üzerlerindeki her çizik, sizin veya saatin önceki sahiplerinin kişisel anı defteri gibidir. Pilli saatlerin ise genellikle önceki sahipleri olmaz.

Kendine ait bir saat



Zaman çoğu şeyi eziyor, kırıyor, şekil değiştirmesine neden oluyor, bazı şeyler de zamanla yok olup gidiyor. Kendimiz de değişiyoruz ama galiba dünya bizden daha hızlı değişiyor! Bu durumda kişinin hep yanında olmasını istediği insanlar ve nesneler önem kazanıyor. Her şeyin bu kadar hızlı, bu kadar çabuk değişmesi ve hızlıca giden bir araçtan etrafa bakmaya çalışırken ayrıntıları, incelikleri göremiyor oluşumuz çok hüzünlü aslında.

İnsanın kendine zaman ayırması, bunu da hakkıyla yapması mümkün müdür? Kendimize ayırdığımızı zannettiğimiz zamanları da hep başkalarıyla paylaştığımızı, bazen kendi isteklerimizden uzaklaşıp başkalarının istekleri/beğenileri doğrultusunda yaşadığımızı düşünürsek, "ne kadar veya nasıl kendimiz olabiliriz?" diye bir soru çıkabilir pekala. Feminist düşüncenin temel kitaplarından biri olan Virginia Woolf'un 'Kendine Ait Bir Oda' kitabı gibi her saatseven, mekanik saatlere tutkuyla bağlı olan her insan da hep yanında duracak, hayatına ortak olacak 'kendine ait bir saat' arar durur.

'Kendine ait bir saat' bulmak da her insanın harcı değil galiba. Kişinin "işte bu benim saatim, ben de bu saat gibiyim veya bu saat benim gibi" diyebileceği bir saati bulması için belki de aşka düşmesi, başka bir hâl içine girmesi gereklidir. Belki de kişi 'kendi' saatine ancak kendini törpüleyerek, incelterek ulaşır. Belki de her yaşın ayrı bir saati vardır. Belki insanın içindeki saatiyle kolundaki yahut masanın üzerindeki saatin hemahenk olması gerekir, belki bu yüzden bazı saatsevenlerin gözü hep dışarıda, başkasının kolundaki veya vitrindeki saate bakıp duruyor ve soruyor: "Acaba içimdeki saat ile bu saat aynı tarzda mı, aynı düşünüşte mi?"

Sahte saatler üzerine



Geçen gün taklit veya sahte saatler (bugün yanlış bir sözcük olarak taklit veya sahte yerine replika denilmekte, oysa saatçilikte 'replika' eski bir modelin yeniden üretimi anlamına geliyor) üzerine gazetelerde 31 Ağustos 2010 tarihinde çıkan bir haber vesilesiyle konuyu yeniden arkadaşlarla konuştuk, tartıştık. Haberde sahte ürünlerin özgün markalara bir zarar vermediği, aksine tanıtımını yaptığı iddia ediliyordu.

Haberin devamında Avrupa Birliği’nin destek verdiği ve haberin de kaynak aldığı bir araştırmada sahte marka ürünler konusunda güya çarpıcı sonuçlara varılmış. Lüks markaların pazarlarını kaybettiği iddiasının doğru olmadığı söylenmiş. Oysa bunun için özel bir araştırmaya gerek yoktu bence. Lüks ürünleri satın alabilenler ile alamayanlar arasında bir gelir uçurumu olduğu bariz değil mi? Sonuçta lüks ürünleri satın alan bir azınlık var, çoğunluk da onları taklit ediyor. Haberin sonrasında moda endüstrisinden örnek veriliyor ve pazar kaybının hesaplanan maliyetin beşte biri olduğunu söylüyor. Bu aslında ciddi bir oran, ancak biz moda sektörünü bir yana bırakalım ve sahte saat sektörüne bakalım.

Sahte saatlerin alıcıları belli, bilgi sahibi olmayıp sadece görüntüsünü beğendiği lüks ürünlere parası yetişmeyenler ve lüks ürünleri tasarım açısından beğenip de para vermek istemeyenler. Ama meselenin bence odak noktası ve arkadaşlarımın da görmek istemedikleri nokta sahteciliğin artık lüks ürünleri aştığı ve orijinal saat almak isteyenleri de hedef olarak seçtiği gerçeğidir.

Sahtecilik bir hayat biçimi oldu adeta. Kimi çok memnun halinden, kolunda bir sanat eserinin rezil bir kopyasıyla gezenler kendilerini ne denli gülünç duruma düşürdüklerinin de farkında değil. Sahte olduğunu bilip de saatini gerçek diye tanıtmanın adı kurnazlıktan başka bir şey değil aslında.

Bu sahte saat sektörüne de yansıyor ve ne yazık ki sadece lüks ürünlerin değil 50-100 liralık saatlerin bile sahtesi yapılıyor! Eskiden Seiko'nun sahtesi olmaz derlerdi. Yapıyorlar. Citizen veya Casio'nun sahtesi çıkmaz derlerdi. Maalesef değeri 5 liranın üzerindeki her saatin sahtesi yapılıyor.

Vahşi ve habis ruhlu bu sektör artık zaten sahte saat almak isteyenlerin aklını ve kalbini onarılması çok zor bir şekilde yerinden sökmüştü, şimdi geriye masum insanlar kaldı. Orijinal ama uygun fiyatlı saat satın almak almak isteyenler artık ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Sahtecilik teknolojisi çok ilerlediğinden saatlerin özgün olup olmadığını anlamak da çok zor çünkü uydurma garanti belgeleri bile üretiliyor. Satıcıların kolay ve çok para kazanma hırsları da masum alıcının önündeki bir başka engel.

Karanlık ruhlu dolandırıcıların elindeki sahte saat sektöründe, ne yazık ki insani değerler yok, paranın tek kanun olduğu gerçeği var. Dünyamızda dolandırıcılığın en alt düzeyde dahi hüküm sürdüğünü bilmek en azından yem olmadan gerçek saatlere ulaşmak için bir başlangıç sayılır.

Kullanıcılar saat koleksiyonerleri gibi çok şey bilmek zorundalar artık.

Fotoğraf (c) bizans

İzlanda'nın gururu: JS Watch



Kurda sormuşlar "Ensen niye kalın?" diye, "Kendi işimi kendim yaparım da ondan" demiş. Kendi işini kendi yapanları severim. Çünkü onlar başkasından medet ummaz, nasıl istiyorsa öyle yapar, acısını da sevincini de yaşar ve olgunlaşır. Saat üretiminde de böyle, hep başkaları karar veriyor (mekanizma kısmı ayrı bir tartışma konusu) bize de onlara para ödemek düşüyor. Bir zamanlar bu topraklarda saatin her parçasını kendi yapan ustalar vardı, şimdi tamircilik dahi bozulan parçanın değiştirilmesi olarak yeniden tanımlanıyor. Yani artık tamir dahi edemiyoruz, parça değiştirmek daha kolay, hem artık sistem bu şekilde tasarlanıyor.

Aylar önce çok sevdiğim bir ustaya neden ülkemizde İsviçre/Almanya standartlarında mekanik saat üretilmediğini sormuştum. Verdiği cevap ilginçti, "Biz burada bir saat üretene kadar, başkaları masaya 10 tane 100 tane saat bırakır" demişti.

Ama böyle düşünmeyenler de var. Kahramanca kendi ülkelerinde üst düzey saatler üreten, tasarlayan insanlar var. Mesela JS Watch (bundan sonra 'JS Saatçilik' olarak geçecek) böyle bir kuruluş. İzlanda'nın ilk ve tek saat üreticisi.

Peki İzlanda (Iceland, buzlar ülkesi) nasıl bir ülke? Atlas okyanusunun kuzeyinde yer alan Avrupa ile Grönland ın arasında bulunan, 103 bin km2 lik ve 320 bin nüfuslu bir ada ülkesi olan İzlanda'nın temel geçim kaynağı balıkçılık. Ancak kuzey kutbuna yakın bu ülke finans sektörüyle fazla içli dışlı olup hesapsız büyüyünce son yaşanan küresel kriz nedeniyle dış borçlarını ödeyemedi ve bilindiği gibi 2008 yılında iflas bayrağını çekti. İzlanda doğa harikası bir ülke fakat çok sert iklim koşullarıyla da mücadele ediyor. Toplam nüfusun yarısından çoğu başkent Rejkjavik'te (Reykavik) yaşıyor.

Ben de bunları değil Pierre Loti'nin İzlanda Balıkçısı (Pecheur d'Islande) kitabını bilirdim. Yann ile Gaud'un aşkını okuduktan sonra bu kitabı unutmak mümkün değil fakat başka bir aşkı ve gerçeğe dönüşen başka hayalleri anlatmak istiyorum şimdi:

2005 yılında Sigurdur Gilbertsson, Julius Heidarsson, Grimkell Sigurthsson ve Gilbert O. Gudjonsson isimli dört kişiden oluşan bir grup adam saat sevgilerinin bir sonucu olan rüyalarını gerçekleştirip JS saatçiliği kurdular.

Amaçları kuzeyin soğuk havasına ve derin sularına dayanıklı, kendi istedikleri tasarıma sahip, kuşaktan kuşağa aktarılabilecek sağlamlıkta ve kişiye özel ayrıntıları bulunan saatler üretmekti. Aradan 5 yıl geçti ve ürettikleri saatlere bakınca istediklerini başardıklarını görebiliyoruz.

Saatlerinde en kaliteli mekanizmaları ve üst sınıf malzemeleri kullanıyorlar. Dolayısıyla hiç ucuz saatler değil. Ama ürettikleri her saatin bir hikayesi, her saatin anlattığı bir şeyler var.



Ürettikleri saatlerden bir tanesi olan Sif N.A.R.T. modelini (North Atlantic Rescue Timer) İzlanda Sahil Güvenlik ekipleri kullanıyor:



Sahil güvenliğin kullandığı İzlanda bayrağının renklerini taşıyan nato kordon ile harika görünüyor bu saat, zaten nato kordonların rahatsız edici metal ve kısa ömürlü deri kordonlardan çok daha iyi vasıflara (uzun ömürlü, dayanıklı, rahatsız etmeyen) sahip ve hoş göründüğünü düşünüyorum:



Arada sırada düzenledikleri atölye çalışmalarında dinlenen müzik eserlerinin listesini de internet sitelerine koymuşlar, sadece saat değil gerçekten klasik müziği sevdikleri ve bu konuda oldukça bilgili ve zevkli oldukları görülüyor:

1. Le Nozze di Figaro, K. 492: N. 21 Duetti… 2:55
2. Dalla: Caruso / Luciano Pavarotti 5:25
3. Le nozze di Figaro, Act 2: "Voi, Che Sap… 2:55
4. Flower Duet from Lakme (From "British … 4:22
5. Carmen, Act 1: Habanera - "L'amour Est… 4:19
6. Wolfgang Amadeus Mozart - Requi… 3:09
7. Tomaso Giovanni Albinoni - Adagi… 9:52
8. Symphony nr 5 / Beethoven 5:35
9. Gianni Schicchi, Act 1: "O Mio Babbino C… 2:33
10. C horal / Beethoven 13:5111. Les Contes d'Hoffman, Act 4 Barcarolle: … 2:32

Referans kaynaklar:

> JS Watch Co. Sif - N.A.R.T. (the official watch of the icelandic coast guard) (OceanicTime)

> SIF - N.A.R.T - JS Watch Company (Tempus Fugit)

> The Sif NART - A 1000m Watch Built for The Icelandic Coast Guard (Hodinkee)

Zerafet, hassasiyet, sağlamlık



Eski Zenith saatlerine karşı ayrı bir sevgim var, bilhassa kurmalı olanlarına.

Fakat yukarıdaki 14 Aralık 1964 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanan ilanda saatten ziyade kullanılan saygılı dil ve incelikli tanımlar daha çok ilgimi çekiyor.

Artık böyle edepli bir dile sahip ilanları fazla göremiyoruz. Daha saldırgan ve aldatıcı bir üsluba sahip ilanlar çıkıyor, hep şikayet ediyorum zaten gazetelerde, dergilerde yayımlanan saat ilanlarına bir bakın çoğunun dili bile Türkçe değil!

Reklamı 'kıymetli ve muhterem takdirkârlarına duyurmakla şeref duyar'ım.

Mareşal Montgomery'ye yapılan sıcak şaka



Milliyet, 27 Aralık 1954.

'Kurgudan Daha Garip' Bir Saat



18 Ağustos 2010 tarihinde Çarşamba günü gece saat 23:25 sularında "Lütfen beni öldürme" gibi garip bir isimle vaftiz edilmiş olan filmin son sahneleri tv8 kanalındaydı, ben de karşısında. Biter bitmez hemen ışıklı kutuyu kapatıp not defterime koştum.

Sabah gazetelere bakarken tv sayfalarını genellikle hızlı geçerim, fakat 2006 Tarihli filmin önce afişi ilgimi çekti, sonra bir bakayım dedim konusu nedir diye ve izlenmeye değer buldum. Akşam Refik Halid Karay'ın 'Bugünün Saraylısı' isimli enfes kitabını -kötü bir sadeleştirmeye maruz kalmış olsa da, kitap şahane aslında- ne diyordum, kitabın 229. sayfasında yarıda bıraktığım için Refik Halid efendiden özür dileyerek televizyonun karşısına geçtim.

Film, özetle bir kahramanın yazar tarafından öldürüleceğini anlayınca yaşamaya devam etmek için mücadele etmesini anlatıyor.

Yan konulardan biri de yazar tıkanıklığı meselesi. Yazar film boyunca ana karakteri nasıl öldüreceğini düşünüp duruyor. Diğer yan konular ve dikkate değer ayrıntılar şöyle: Saat, kurmaca edebiyat ve tarihi, kitap, aşk, trajedi, komedi, roman, müzik, gitarlar (özellikle Fender Stratocaster), ölüm, tıkanma, yağmur, pastalar, süt, kurabiyeler, vergi baskısı, kader, kahve, doğa belgesellerı, yayınevleri, otobüsler, sedyelerin üzerindeki yaralılar, telefon, daktilo, kaza ve kader...

Aslında film uçlardan uçlara savruluyor. Bir an trajik bir yığın olay oluyor, sonra komiklikler yaşanıyor, sonra yine yüzeysel acıklı sahneler, arkasından bir anda duygusal derinlikte bir katman açılıyor. Yani film çok zekice hazırlanmış, basit gibi görünen yapısıyla kolay izleniyor, fakat modern insanın her gün şaşmaz bir biçimde yinelediği saçmalıkları göstermesi (obsesif takıntılar) açısından biraz düşününce filmin modern insana getirdiği eleştirilerle bezeli olasından dolayı hiç de öyle basit olmadığını, filmin içinde duyarsızlıklardan, çeşitli şekillerde tezahür eden isyanı ve sevgiyi de farkediyorsunuz. Televizyon karşısına haftada 1 kez oturan benim gibi biri açısından filmin izlenir kılan yönü kol saatinin film boyunca akışın bir yerinde durmasıydı. Zaten filmdeki mübarek saat hem filmin başında ve sonunda sözlü ve yazılı olarak, hem de sonunda kahramanımızın kurabiye canavarı sevgilisi tarafından alçıdaki koluna çizilen bir saat resmi olarak sürekli filmin ana karakterlerinden biri olduğu fikrimi destekliyor. :)

Filmin kahramanı bazen Henri Michaux'nun kahramanı sevimli Plume'a benziyor bir yandan, fakat kaderini değiştirmeye çabaladıkça daha dişli bir başka roman kahramanına dönüşüyor.

Fakat filmin ana karakterlerinden biri de kitabın/filmin ana karakterinin kol saati. Analog göstergelere sahip fakat dijital bir kadranı olan sayısal bir saat bu. Film boyunca saat, kahramanımız olan Harold Crick'e bir şeyler anlatmaya çalışıyor ve fakat Harold Bey saatinin bozulduğunu zannediyor. Saat bir ara pes edip görevi bırakınca, saatin kaç olduğunu bir başkasına soruyor ve kendi saatinin 3 dakika kadar ileri olduğunu anlıyor. Bu da filmin sonundaki sahnelerden birine hazırlık aslında, sonradan anlıyoruz. İşte tam bu noktada o filmin akışını kıran o cümle dış ses tarafından kahramanızın bütün dengesini bozuyor:

'Harold Crick, saatinin bozulmasıyla ilgili başlayan sürecin onun ölümüne neden olacağından bihaberdi.'



Hem eğlenceli, hem düşündürücü, hem de bayıldığım tarzda aşk öyküsüyle (soğuk ve kaba bir bir vergi memuru olan Harold Bey ve kurabiyelerle örülü hoş bir dünyası olan Pascal Hanım) bezenmiş olan filmi beğendim ama 'Stranger than fiction' filminde bir Timex yerine mekanik bir saatin rol aldığı başka bir senaryo yazdım kafamda.

Saatlerin sultanı: Zenith



Bir kenara not almışım, ancak yazmak bir türlü nasip olmadı. Kitap-lık dergisinin Nisan 2010 tarihli 137. sayısında "Alışılmadık Reklamlar" başlığıyla ve Nazım H. Polat bir yazı yayımlandı. Yazıda geçtiğimiz yüzyılın başlarında çıkan Dersaadet isimli gazetede yayımlanan ilanlarla ilgili. Bu ilanları ilginç yapan ürünlerin şiirle tanıtılması, üstelik Altınel imzalı bu şiirlerin tamamı aruz vezniyle yazılmış olup hatasız olmaları da takdire şayan. Ancak konuyu büsbütün ilginç kılan ise 16 Temmuz 1920 tarihinde 4. sayfada yer alan bir ilan, okuyalım:

Kabahat Kimde?

Kıt'a

Bu saatten hayır gelmez dedin, attın ve kırdın,
Kabahat sende mi, saatte mi? Hayretteyim ben!
Cihanda saatin her nev'i ve cins çoktur amma
Zenit saatlerin sultanıdır dersem inan sen.


Altınel - İstanbul 413

(Dersaadet. Sayı: 9, 16.07.1920, s.4)

Gentlemen ve Pırlant

Gentlemen, Dünya gazetesinin de bulunduğu grup bünyesinde yayımlanan italyan kökenli ve erkeklere yönelik bir yaşam kültürü dergisi. Erkeklere yönelik derken daha çok zevk sahibi erkek işadamlarına, onların hayat biçimlerine ve hobilerine seslenen bir dergi demek belki daha doğru bir tanım olacaktır.

Derginin tasarımı dünya globus'un diğer yayınları gibi geleneksel olarak çok sıradan ve zayıf, fakat sayfa boyutlarından kaynaklanan gösterişli bir tarzı olduğu da görülüyor. Derginin kapağı ince olduğundan köşe uçları çabucak kırılıyor

Bütün bu fasılları bir yana bırakırsak Gentlemen dergisini bence sözü edilmeye değer kılan yönü saatlere layıkıyla yer vermesi. Robb Report dergisi bile -ki dünyada saatlere hakkını veren ölçüde yer en önemli küresel dergilerden biridir- artık Türkiye baskısında saatleri unutmuş görünüyor.

Bir saat meraklısı Gentlemen dergisinin 46. sayısına baktığında ise 14. sayfada Mont Blanc saatlerini, 22. sayfada Zenith El Primero 36.000'i, 40-41. sayfalarda Parmigiani Fleurier ve Montreaux Caz Festivalini, 93-95. sayfalarda ise Pırlant'ın saat hastanesinden söz edildiğini görebilir.

Dergide en ilginç sayfalardan biri bence Bursa Korupak AVM içinde bulunan bu saat hastanesinden söz edildiği kısımlar. Pırlant'tan Fatih Akpınar ile görüşülmüş ve sadece ayrıntılarıyla, ustalarıyla, çalışanlarıyla saat hastanesinin oluşumu ve nasıl hizmet verdiğini değil Pırlant'ın da tarihini anlatmış bir yerde.

Deniz, hava ve spor: SAS



SAS İrlanda temelli çiçeği burnunda yepyeni bir şirket ve henüz üretilmiş tek bir saatleri var. İrlanda temelli derken açıklamak gerek, tasarımlar ve diğer çalışmaları İrlanda'da yapılıyor fakat saatler İsviçre'de üretiliyor. Şirketin adını oluşturan harfler ise deniz (sea), hava (air) ve spor (sport) ilk harflerinden oluşturulmuş.

Sitelerinde ilginç olan ise ilk saatlerini nasıl hazırladıklarını, nelere önem verdiklerini, hangi malzemeleri neden kullandıklarını yazarak paylaşmış olmaları.

Saatin fiyatı pahalı görünebilir, ancak bu model sınırlı sayıda (100 adet) üretilmiş ve 1000 metreye kadar dayanıklı. (Gerçi çok kaliteli dalgıç saatlerini satın alan insanların bir kısmı saatlerini bu derinliklerde test etmek şöyle dursun bir zarar gelir diye havuza bile götürmez ya, orası ayrı bir konu.)

İlk tasarladıkları ve ürettikleri saat bir dalış saati.

ETA mekanizma kullanılan saat 44mm'lik gövdesiyle oldukça sağlam görünüşlü.

Son Başmuvakkit: Hezarfen Ahmed Ziya ve 'Güneş saatleri yapım kılavuzu'



Perşembe akşam üzeri Robinson Crusoe'nun önünden teğet geçerken, adetim üzere vitrine gözucuyla baktım, geçip gidecektim ki birden "Güneş saatleri yapım kılavuzu" adında bir kitabın sol tarafta dikkat çekici bir şekilde bana göz kırptığını gördüm, hemen yanında ise yine Ahmed Ziya'nın "Rubu tahtasının kullanım kılavuzu" isimli kitabı duruyordu. Bir süre vitrini seyrettikten sonra, bir an Pandora Kitabevi gibi tematik bir vitrin yaptıkları zannına kapılıp diğer kitaplara da alıcı gözüyle baktım ancak öyle olmadığını anlamak kısa sürdü tabii.

İçeri girip "Güneş saatleri yapım kılavuzu" isimli kitabını, kitap üstüne kitap alan turistleri bekledikten sonra kasadaki güzel görevliden bu mübarek kitabı satın aldım (güzel bir kitap veya saat görünce gözüme bütün dünya güzel görünüyor). :)

"Güneş saatleri yapım kılavuzu" a4 boyutuna yakın ve çok iyi cins bir kağıda basılmış (kağıdın cinsi ve hurufatın -font- ismi yazılmamış, ayrıntı sayılabilir fakat yine de merak ediyorum) ve toplam 188 sayfadan mürekkep. Kredi kartına fazla yüklenmek istemediğimden diğer kitabı sonraya bıraktım (yüce şair Edip Cansever'i analım hemen: "Sonrası kalır").

Ahmed Ziya Akbulut adını görünce hemen aklıma Yapı dergisinde Şinasi Acar'ın yazmış olduğu ve zihnime yer etmiş o güzel makale geldi, eve gelince Yapı dergisindeki makaleye bir daha baktım: "2009 Dünya Astronomi Yılı'nda / Son Başmuvakkit: Ahmed Ziya Akbulut" başlıklı bu makale ile "Güneş saatleri yapım kılavuzu" kitabındaki "Güneşi seven adam / Ahmed Ziya (Akbulut)" başlıklı makale hemen hemen aynı. Sadece dergideki "Astroloji ve Astronomi" başlıklı girizgah yok, bazı sözcükler de değişmiş, o kadar, yani aynı makale. Bir de dergideki küçük fotoğraflar kitapta daha büyükçe kullanılmış. Yine de Yapı dergisindeki makalenin hükmü geçmiş değil, dipnotlarıyla ve başka yönleriyle çok değerli benim için.

'Güneş saatleri yapım kılavuzu'nu 1929 yılında Ahmed Ziya Bey bizzat nefis bir el yazısı ile yazmış ve basılması için Milli Eğitim Bakanlığı'na göndermiş, fakat şaşırmamak gerekir, tahmin edileceği üzere basiretsiz bakanlığımızın aklıevvel irade sahipleri bu güzelim kitabı reddetmiş ve kitap 2010 yılına kadar Kandilli Rasathanesi Kütüphanesi'nde gözlerden ve gönüllerden uzakta hapis hayatı sürmüş. Nihayet bu kitabın içeriğine biz sıradan yurttaşlar olarak vakıf olabiliyoruz. Kendi kültürümüze, kendi içimizden çıkan bu hezarfen kişilere neler neler yapmamışız ki? Görmezden gelip, tarihin karanlığına itilen bu güzel insanlar elbette bir gün güneşe çıkıyor, ama onları gölgelere sürükleyen karanlık ellerin isimleri bile meçhul, çünkü bu gibi insanlar, hem takdir etmekten yoksun hem de kendi çürümüş akıllarıyla zaten yaşamadılar, kötülük yaptılar, öyle de silindiler. Ahmed Ziya gibiler mücevher gibidir, elbette üzerindeki toz uçup gidecekti, kıymeti bilinecekti. Yeri gelmişken onu görüp, ziyasını halka göstermeye gayret eden, Prof. Dr. Atilla Bir, Prof. Dr. Mustafa Kaçar ve yazdıklarının takipçisi olmaya çalıştığım Y.Müh. Şinasi Acar'a teşekkür ederim.



Kitap çok güzel, fakat bence Ahmed Ziya Bey'in güzel hattını taşıyan sayfalar da tıpkıbasım olarak verilebilirdi, maliyet artardı elbette, ancak eşsiz bir yapıt olurdu.


Ahmed Ziya Akbulut (27 Haziran 1869 - 17 Nisan 1938) pek kimse adını bilmese de, bazı kişiler de onu sadece bir yönüyle tanısa da, bilmesi gerekenlerin bildiği önemli bir kişi. Kendisi gökbilimci, matematikçi ve çok güzel güneş saatleri yapmakla birlikte, aynı zamanda muvakkit, müzeci, öğretmen , haritacı, marangoz, demirci, cilt ustası, hattat ve ressamdır. Osmanlı ile Cumhuriyet arasında yaşamış, dünyanın değiştiğini ve acılaştığını bizzat görmüş, boş durmayıp çokça çalışıp mümkün mertebe geçmişe, tarihe ve bilime sahip çıkmış ancak hak ettiği ölçüde takdir görmemiştir.



Ahmed Ziya Bey, Şinasi Acar'ın yazdığına göre: "Her sabah İstanbul'a aynı vapurla iner, öyle ki kandilli'deki iskele memuru saat ayarını ondan alır!"

"Güneş saatleri yapım kılavuzu" önemli bir eser, güneş saatlerine ilgi duymayanların bile kitaplığında olması gerekir bence, çünkü Ahmed Ziya Bey'in bir zamanlar yaşamış olduğunu ve dünyadan güzel izler bırakarak geçtiğine (bir kitap üzerinden olsa da) tanık olmak az şey değildir hani.

Ek olarak 'saat kavramının tarihsel gelişimi' hakkındaki önemli bilgiler ve Ahmed Ziya Bey'in hayatını okumak kitabı daha katmerli bir eser yapıyor. Zaten saatseverlerin kütüphanelerinde zaman kavramıyla ilgili pek fazla Türkçe yapıt yok, en azından bu büyük boşluğu bir ucundan kapatmanın bir yolu da "Güneş saatleri yapım kılavuzu" gibi kitapları almaktan geçiyor.

Güneş Saatleri Yapım Kılavuzu, Ahmet Ziya (Akbulut), Prof. Dr. Atilla Bir, Prof. Dr. Mustafa Kaçar, Y. Müh. Şinasi Acar
Biryıl Kültür Sanat, İstanbul, 2010, 108 s.

___________________________________________

Kitabın 3. sayfasında bulunan İÇİNDEKİLER kısmı şöyle:

Önsöz...............................................5
Ahmet Ziya (Akbulut).........................10

Güneş Saatlerinin Tarihçesi.....28
-Sabit güneş saatleri..........................30
a)Küresel güneş saatleri.....................30
b)Yatay güneş saatleri.......................31
c)Dikey güneş saatleri.......................38
Taşınabilir güneş saatleri..................42

Güneş Saatleri..............................50
Güneş Saati...........................................50

Ekvatoral Güneş Saatleri.........................51

- Ekvatoral güneş saatinin
çizimi ve yapımı.............................52

Yatay güneş saatleri............56

- Yatay güneş saatinin
tasarı geometriden
yararlanarak çizilmesi.......................57

- Yatay güneş saatlerinin
hesapla çizim yöntemi........................60

Güneş saatinin yerine konulması...65
- Yarıgün yönünün saatle belirlenmesi........66
- Gözlem yöntemiyle saat ayarı...............66
- Güneş saatinin yerine tespiti..............69
- Güneş saatinden saat ayarı.................69

Çizelgeler...................................70

Öğle ve Günbatımı Başlangıçlı
Çarpık Duvar Güneş Saatleri
...........150

- Öğle başlangıçlı çarpık duvar
güneş saatinin temeli,
saat çizgilerinin hesabı
ve çizim yöntemi..............................150

- Temel saat çizim
açılarının hesaplanması.......................153

- Öğle başlangıçlı güneş saatinin
(mezvele) çizim yöntemi.......................156

- Kağıda çizilmiş bir güneş
saatinin taş üzerine aktarılması...............158

- Günbatımı başlangıçlı çarpık
duvar güneş saatinin,
saat doğrularının hesabı ve çizimi.............158

- Varsayılan yer enleminin ya da çubuk temel
açısının belirlenmesi..........................161

- Güneş saati merkezinden çubuk temeline
olan uzaklığın hesaplanması....................163

- Saat doğrularının hesaplanması...............165

- Çubuğu bulunmayan bir çarpık düşey güneş
saatinin çubuk boyu ve yerinin belirlenmesi....169

Ek 1: Kiriş çizelgeleriyle
ilgili açıklamalar.............................176

Ek 2: İl ve ilçelerin enlem, boylam ve
Mekke güney açıları çizelgeleriyle
ilgili açıklamalar.............................178

Ek 3: Küresel trigonometri.....................179
Kaynakça.......................................182
Dizin..........................................184
Özgeçmişler....................................186

Mimi Wo Sumaseba



Yani "Yüreğinin sesi" veya ingilizce olarak "Whisper of the heart" isimleriyle de vaftiz edilmiş olan ve senaryosu Hayao Miyazaki'ye ait 1995 tarihli bir Yoshifumi Kondo filmi. Film güzel, hoş, ancak bir sahnesi var ki büyük bir zevkle izledim. Bu filmi izlemiş olan saatperverler hemen anlamışlardır hangi bölümden söz ettiğimi. Ama bilmeyenler vardır belki:

Filmin bir sahnesinde tam bir kitap kurdu olan kahramanımız Shizuku, gizemli tombul bir kedi ile metrodan çıkar, kedinin gittiği yeri merak edip takip eder ve bir antikacı dükkanına varır.

İşte aşağıdaki diyaloglar bu bölümde, antikacı Shiro Nishi ile Shizuku Tsukishima arasında ve içinde izleyeni hayrete düşüren özelliklerle dolu, ayaklı koca bir otomat (hareket eden figürlerin bulunduğu) duvar saati önünde geçmektedir (bu duvar saati de duvar saati ölçülerinin biraz dışında, İstanbul'da küçük bir meydana, mesela Tünel Meydanına koysanız hiç yadırganmaz boyutlarda, neyse konuşmalar önemli, kulak verelim:



Shizuku - Ne kadar güzel bir saat.

Shiro - Bir kalede bulmuşlar, oldukça hasar görmüş. Şimdi bak, bunu hayatta anlayamazsın. Bak. (Elinde mücevhere benzer bir insan figürü vardır, merdiven yardımıyla heybetli duvar saatine bu parçayı yerleştirir, sonra anahtarla saati kurar.)

Shizuku - Bu da nedir? Ne kadar da güzel.

Shiro - Ne olduğunu şimdi görürsün.

Shizuku - Ne kadar da güzel, bunlar cüce mi?

Shiro - Çok şey biliyorsun. Yani cüceler hakkında çok şey biliyormuş gibi konuştun. Neyse şimdi de rakamları iyi takip et. Bakalım oynayacaklar mı?

Shizuku - Bu bir Elf.

Shiro - İyi görebiliyorsun değil mi? İstersen buraya çık.

Shizuku - Tamam. (Merdivene çıkar.)

Shizuku - Bu da prenses mi?

Shiro - Doğru bildin.

Shizuku - Birbirlerine aşıklar mı?

Shiro - Ama ayrı dünyalarda yaşıyorlar. Çünkü sevgilisi cücelerin kralı. Saat 12'yi vurduğunda Prenses kendi dünyasına dönmek zorunda. Buna rağmen, Kral her gün aynı saatte yine buraya gelip Prensesin çıkmasını bekler. Belki de, bu saati yapan sanatçı kimse o da kendi aşkına karşılık bulamadı.

Shizuku - Demek bu yüzden ikisi de böyle üzgün görünüyorlar.

(...)

Dikkat edildiyse "saati yapan sanatçı" diye bir ifade var. Bu nasıl güzel bir anlatımdır, çeviren mi böyle çevirdi acaba diye düşündüm, ama sanmıyorum, ingilizce çeviride craftsman yani sanatkâr, usta, sanatçı anlamlarını taşıyor. Ancak bu kısımdan daha önemli olan ise saatin bir aşk öyküsünü barındırması. (Ayrıca bu öykünün de insanlık tarihinin miraslarından çeşitli masallara gönderme yapması da başka bir güzellik.)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...