Kirkor Usta, La Tonkinoise ve minyatür mekanik takılar





Kadim Anabala Pasajı'nda kuyumcu dostum Kirkor Usta ile konuşurken, "Bak Mehmet, sana bir şey göstereceğim" dedi. Sonra ben meraklı gözlerle onu izlerken, o kalkıp vitrinin bir köşesinde duran bir yüzüğü getirdi bana (kadınların pek sevdiği güzel takılarla dolu olan bu vitrine ben pek bakmam, sadece arada sırada takılar için mankenlik yapan küçük biblolar hoşuma gider o kadar). O sırada "Benim bir yüzükle ne işim olur ki?" diye düşündüm.

Ancak yüzük görüş mesafesine girince anladım ne olduğunu. Dikkat etmeyip uzaktan kehribar benzeri bir taş zannettiğim şey meğer ufacık bir saat imiş, görür görmez gülümsedim.

Kirkor Usta diğer kuyumculara benzemez, müşteri gelsin diye bekleyip durmaz. Dükkanda bir de tezgahı olduğu için, müşteri olmayınca çalışır durur. Genelde üretmeyi sevmeyen bir millet olduğumuzu düşündüğüm için, çalışan insanları çok seviyorum. Yaratıcı fikirlere de saygım var, bu nedenle aslında ilgi alanımda değil ama mücevher ve takı sınıfına giren bu tarz çalışmaları bir kenara not almıştım, şimdi yazmanın vaktidir.

Saatli yüzükler, kolyeler, broşlar ilginç bir konu. Bu tarz saatler/takılar yüzyıllar öncesinden beri yapılıyor elbette, fakat görmek yine de çok heyecan verici. Sadece estetik bir hazdan ibaret olmayıp zamanı da gösteren veya zaman makinelerine gönderme yapan bir yüzük tasarlamak, yapmak iyi bir fikir.

La Tonkinoise ise Paris'te. Onu da çok beğendiğim bir blog olan Autohand sayesinde keşfettim.



Chantal Hanım'ın marifetli elleri eski nesneleri ve saatleri toplayıp bunları eşi benzeri olmayan takılara (kolyelere ve broşlara) dönüştürüyor.

Mekanik saatlerin parçalarının bir yerlerde çürüyüp gitmesi ve çöpe atılması yerine yüzük, kolye veya kol düğmesi olarak kullanılmasının bir çeşit geridönüşüm uygulaması olduğunu düşünüyorum. Bu saatlerin çalışması hoş olurdu gerçi, ama bu halleriyle bile yaşıyorlar ve işe yarıyorlar ayrıca saatin mekaniğine çok fazla müdahale edilmediyse ileride tekrar bir kol veya cep saatine dönüştürülmeleri de imkanlar dahilinde.

Fakat bazı örnekleri var ki hem saatin hem takının doğasından öteye geçip minyatür mekanik heykellere dönüşmüşler.

Konuyu biraz araştırınca, mekanik saatlerin kullanıldığı başka takılarla da karşılaştım. Meraklıları aşağıdaki fotoğraflarda görüldüğü gibi daha fazla örnek bulabilir.







Linkler:

- Steampunk Vintage Watch Clockwork Ring

- 19moons' photostream MECHANIQUE Vintage Watch Rings

"BİLEK SAATİ"

"Bilek Saati"

Reşat Nuri Güntekin'in yazdığı "Sönmüş Yıldızlar" (elimdeki baskı 1990 yılından, İnkılap Kitabevi) isimli türlü türlü insan yaşantılarının ve aşk hikayelerinin bulunduğu kitabı okuyordum ki 88. sayfaya gelince duraladım. Bu kısa öykünün adı bile beni heyecanlandırmaya yetti, yayıldığım koltukta doğruldum ve merakla "F. Celaleddin'e" ithaf edilmiş olan "Bilek Saati" başlıklı küçük hikâyeyi okumaya başladım.

Niyazi isimli bir çocuk okula gitmeden önce eve misafir gelir. Gelenler teyzesi Adile Hanım ve oğlu Vahit'tir. Vahit bir hafta evvelki sünnetinde hediye gelmiş olan eşyaları bir kutuya doldurmuş, getirmiş. Bu armağanlar bir tanesi Niyaziye pek dokunur, burada hikayeden bir tadımlık alıntı yapayım:

"Bunlardan bir tanesi Niyazi’yi ağlatacak kadar mahzun ediyordu: Küçük bir bilek saati.

Niyazi, dünyada saatleri sevdiği kadar bir şeyi sevmezdi. Alışverişe gittiği zaman saatçi dükkanlarının önünde durur, derin hasretlerle saatleri seyrederdi, sünnet olacağı günü düşünürken duyduğu kederden küçük bir saate sahip olmak ümidiyle müteselli oluyordu. Fakat bir sene evvel sünnet olduğu vakit ona saat getiren olmamıştı."

Niyazi'nin aklına babasının o gün evde unuttuğu saat gelir, annesinin telkiniyle hocanın ve babasının korkusuna rağmen okula gitmez, oyunlar ve Vahit ile gezmeye çıkarken bu saati bileğine takar.

Sonra yakınlardaki çayın yağmurlarla büyümüş suyunu seyretmek için küçük bir tahta köprüye çıkarlar. Niyazi ezan okunduğu vakit saatine bakar, saatin durduğunu düşünüp çıkarır, ancak saat çaya düşer, Vahit ise ağabeyinin ertesi gün saati sudan çıkaracağını söyler, Niyazi korkuyla eve döner. O gece evladını kırbaç ile terbiye etmeyi babalık zanneden adam saatini sorar, Niyazi de korkuyla evden kaçıp saati bulmak için çaya gider, fakat boğulmaktan son anda kurtarılırsa da beş gün sonra zatürreden ölür.

Küçük Niyazı anasının kucağında ölürken "Babacığım... Vurma bana... Getirdim... Getirdim saatini!" der.

Bu öyküyü okurken duygulanmamak elde değil.

Çocukların güzel bir saate sahip olması insan haklarından biri olmalı diye düşündüm.

Sünnet törenlerinde veya okula başlangıçta hediye edilen saatlerin hatıralarda unutulmaz bir yeri oluyor.

Fakat artık çocuklara uzun ömürlü olmayan plastik saatler hediye ediliyor, ne yazık ki bu saatlerin ömrü zaten çok kısa, bir de çocukların oyun oynarken saate verdikleri zarar da hesaba katılırsa kaliteli ve mekanik bir saat almanın önemi ortaya çıkar. Bu aynı zamanda zihne kazılacak hatıraların da sağlamlığına işaret edecektir. Bu nedenle çocuklarımıza güzel mekanik saatler alalım, otomatik saatlerin nasıl çalıştığını anlattığınızda hiç kuşkunuz olmasın, o saatin değerini anlayacaktır.

Uzun yıllar dayanacak sağlamlıkta, unutulmayacak güzellikte bir saat alalım, ki evlatlarımız dünyanın sadece maddeden ve uçucu bilgilerden oluştuğu izlenimine kapılmasın, kalıcı duygulara, bağlılığa ve ailenin tarihine işaret eden saatler aynı zamanda bilgi ve olgunluk kaynağıdır.

Ben biricik babasının veya pek sevgili annesinin saatini kolunda gururla taşıyan insanlar tanıdım, babalarından, annelerinden yadigar kalacak, manevi ağırlığı olan bu zaman makinelerinden söz ederken kiminin ağladığını, ağlamasa dahi gözlerindeki ağladı ağlayacak hali görünce, modern ve soğuk bir yaşantıya karşın toplumun derin sularında hiç unutulmayacak aile bağlarının hürmet ve izzetle yaşadığını anlıyorum.

Reşat Nuri Güntekin'in anlattığı öyküdeki Niyazi'nin kötü babası gibi olmayalım, çocuğumuza değer verdiğimizi gösterelim.

Atölyede bir gün



Ustanın atölyesindeyim, kenarda köşede çeşitli masa saatleri. Yorgun ve epeyce yıpranmış olan bu saatlerin durumları çok kederliydi. Ben de bakımsızlıktan böylesine düşkün ve acınası bir halde olduklarını düşündüm.

Kıyıda köşede yapayalnız kalmış, bir daha kimse yüzlerine bakmamış, kimse onların nasıl olduklarını sormamış, böylece onlar da ilgisizlikten, zamanla içten içe çürümeye başlamış, ölmeye yatmışlar gibi geldi bana.

Ustaya bu düşüncemi söyledim de, fakat hiç de düşündüğüm gibi bir yanıt almadım. Tam tersine benim güzel ustam, "Bu saatler kendi hallerine bırakılsalardı böyle olmazlardı" dedi ve "keşke hiç dokunulmasaymış, tamiri daha kolay olurmuş o vakit" diye ekledi.

Ben de şaşırdım, meğer saatlerin başlarına gelen felaketler ne doğa ne zaman, hep insan eliyle olurmuş.

Geçmişin zekasına saygısız olan zihinlerin kontrol ettiği bilgisiz ve kaba ellerin bilen kişiyi ağlatacak ölçüdeki insafsızca kurcalayışları bu güzelim saatleri bu hale getirmiş. Saatten anlamayan hoyrat eller bu güzelliklere her dokunduğunda mutlaka bir şeyler kaybolurmuş.

Oysa bu saatler dönemlerinin en güzel örneklerinden, demek ki gönül gözüyle bakmayınca güzelliği de görmüyor insanlar.

Usta ben giderken yüzünü saatlere dönüp eğdi ve yine dünyayı unuttu. Ben de bir saat olaydım, beni de böyle iyileştirseydi keşke dedim.

Sarı, kırmızı ve mavi: Alain Silberstein



Alain Silberstein kendisini "saat mimarı" olarak tanıtan ve bu tanımlamayı haklı gösterecek saat tasarımlarına imza atan kısa saçları ve gür bıyığıyla ilginç bir adam. Sarı, kırmızı ve mavi renkleri imzası olarak kullanan bir saat tasarımcısı, veya kendi deyimiyle saat mimarı.

'Mimarisini yaptığı' saatlere baktığımızda biçim ve renk üzerinde olanca rahatlığıyla ve uçucu/hafif olarak da değerlendirilmesi mümkün olan bir tasarım anlayışı üzerinde ısrar ettiğini, küçük dokunuşlarla aynı yapısal mimariyi küçümen neşeli ayrıntılarla süsleyerek kullandığını görüyoruz.

Renk kullanımında ise sarı, mavi ve kırmızı'yı, s harfini andıran saniyeyi, mavi bir çubuğa benzeyen yelkovanı ve kırmızı bir üçgenle gösterilen akrep ibrelerini ise alamet-i farikası sayılacak bir şekilde kendine özgü bir şekilde kullanıyor.

Kimi hiç beğenmiyor bu saatleri, ciddiyetsiz buluyor, oyuncak gibi algılandığını düşünüyor, kimi neşeli bir ruh halinin tezahürü olduğunu, Yvan Arpa'nın tasarımları gibi saatçilik dünyasını değiştirdiğini savunuyor.

Benim kanaatim ise şu: Bir Alain Silberstein tasarımı kolumda görmek istemem, saatler söz konusu olduğunda tutucu bir yaklaşım sergiliyorum, fakat Alain Silbertein'ın tasarımlarının da saatçilik dünyasına yeni bir soluk, değişik bir yorum getirdiğini de görüyor ve takdir ediyorum.

Buraya kadar Alain Silberstein tasarımı saatlerde mesela ETA 7750 türevi mekanizma kullanılmasından, tourbillon saatlerinden hiç söz etmedik, çünkü Silberstein saatleri kadrandaki ve kasadaki göz alıcı ve dikkat çekici ayrıntılarıyla öylesine alıp götürüyor ki insanı bu tür konulara girilmesi neredeyse anlamsız.

Aslında Alain Silberstein saatleri tasarımlarını anlatarak başka bir noktaya gelmek istiyorum, görülüyor ki sadece tasarım üzerindeki yenilikçi (inovatif) bir anlayış dahi yeterli olabiliyor, hem bir tarz oluşturulabiliyor hem de üst sınıf saatler içinde kendine yer açabiliyor. Bunun için bütün saat parçalarını kendi üreten (manufacture) bir yapılanmaya da gerek yok. Bu söylediğim "Neden biz de kaliteli saat üretemiyoruz?" diyenler için bir yorumdur, yoksa kopya ve çiğnenip yutulmuş tasarımlarla Çin'de saat üretip ülkemizde satan şirket sayısı haddinden fazla zaten.

Peki neden ülkemizde kaliteli saat üretilemiyor? Çünkü yatırım yapmaktan hoşlanmıyoruz, acele tarafından para kazanmayı yeterli görüyoruz, uzun vadeli planlardan ise hiç hazzetmiyoruz.

Para ve zeka bence fazlasıyla var, olmayan şeyler ise sabır, yatırım bilinci, kendine güven ve kaliteli düşünce.

Alain Silberstein

In Conversation with Alain Silberstein - The Architect of Time (Su JiaXian)

Breguet Classique Grande Complication

Geçenlerde Levent Adliyesi'nden çıkınca Kanyon'a gitmiştim.

Tüm saatçilerin vitrinlerine bir göz atıp oradan da ofise geçecektim.

Tektaş dışındaki saatçilerin vitrinlerinde farklı ya da yeni bir saat yoktu.

Tektaş'ın vitrininde ise beni bir sürpriz bekliyordu: Breguet Classique Grande Complication.

Böyle yazınca ne olduğu pek anlaşılmıyor, biraz açmak lazım.

Bir mekanik saat meraklısı Tourbillon ya da Perpetual Calender ifadelerinden birini bile tek başına görse heyecanlanır. Bu saatte ise ikisi birden var. Anlatımı bir görselle şenlendirelim.


Resim


Birkaç dakika boyunca vitrindeki saati dikkatle inceledim. Ardından da içeri girip detaylı bir şekilde saati incelesem mi diye düşündüm. Kolumda basit bir Tissot ile içeri girip girmemekte kararsız kaldım açıkçası. Burnu havada bir tavırla karşılaşmak da canımı çok sıkabilirdi. Ancak cesaretim ağır bastı, içeri girmeye karar verdim.

Kapı kilitliydi. Zile bastım, satış temsilcisi genç beyefendi hemen açtı kapıyı. Çok nazik karşılandım açık konuşmam gerekirse, başta kaygılanmam yersizmiş. Kısa bir selamlaşma faslından sonra "Vitrindeki Breguet Tourbillon'u incelemem mümkün mü?" sorusunu yönelttim. Aldığım cevap ise "Derhal çıkartıyorum beyefendi." oldu.

Rahat bir koltuğa oturdum ve saati incelemeye başladım. Saatin çapı 39 mm, ki bu artık küçük denebilecek bir ölçü. Kasa 18 ayar altın. Deri kordonda klips yerine diken kapatma vardı. Saatin ön ve arka camı safir. Mekanizma ise 50 saat güç rezervine sahip. Elle kuruluyor, ama en önemlisi ise Tourbillon'a ve Perpetual Calendar'a sahip. İnsan işi değil yani.

Saatin yanı sıra, saatin markası ve geçmişi ise zaten çok farklı bir yerde saat dünyası içinde. Abraham Louis Breguet Tourbillon'u icat eden kişi. (Daha çok icadı var ama şu anda aklıma gelmiyor.)

Gelelim saat hakkındaki düşüncelerime: İşçilik inanılmaz. Onca özelliğe karşın saat kalın değil. Bilekte duruşu çok zarif. Mekanizma ise tartışılmaz.

Ancak, ben bu saati beğendiğimi söyleyemem. (Durun, hemen kedi-ciğer geyiğine girmeyin, önce dinleyin.) Öncelikle söylemem gerekir ki, sarı altın kadar rahatsız edici bir materyal yok benim için. Cidden çok çirkin buluyorum sarı altını.

İkincisi, benim odun bileğimde 39 mm küçük kaldı. 40 mm'lik saatler kullanıyorum ama onların boynuz tasarımı daha farklı olduğu için küçük durmuyor. Bu ise bana olmadı.

Üçüncü olarak şunu söylemem lazım: Saat çok okunaksız. Saat, tarih, gün, ay, saniye ciddi anlamda dikkatinizi vermeden okuyabilmek çok güç. Bu da bence en can sıkıcı sorun.

Saati sevmedim çünkü bana hiç hitap etmiyor. "Olsa takmaz mısın?" muhabbetine girmek çok sığ bir yaklaşım olur. Bu bütçe ile tek bir saat alacak olsaydım, seçimimi bu Breguet'ten yana kullanmayacağımdan eminim, bunu söyleyebilirim.

Saatin fiyatını sona sakladım: 154.000 CHF.

Polemik

Not: Tektaş'ın bilgili, güleryüzlü ve nazik çalışanlarına çok teşekkür ederim.

Yaşlı saatler, genç insanlar

haleti ruhiye

Bir çocuğun kolunda mekanik bir saat görmek garip duygular uyandırıyor bende. Bir yandan çok mutlu oluyorum, ne güzel diyorum bu çocuk bir geleneğin muhafızı, devam eden bir şeylerin, insanlığın kalbinde ateş gibi yanan merak duygusunun bir taşıyıcısı diyorum. Bir yandan da zamanın akışını bu kadar net bir biçimde saate bakmadan anlayıvermekle tedirgin de oluyorum. Saatler ölümlü oluşumuzun da göstergeleridir, bunu bir kez daha anlıyorum.

Sayıları çok az da olsa eski mekanik saatlere meraklı genç insanlar var mesela. Kolunda 50 yahut 70 yıllık bir saat taşıyan bu gencecik insanları gördüğüm vakit onlarla konuşmak istiyorum, neden böyle bir saati taktıklarını sormak istiyorum, bu saatin onlar için ne ifade ettiğini anlamak istiyorum. Sormuyorum bazen, çekiniyorum, belki terslenirim diye sadece merakla saatlerine bakmakla yetiniyorum.

Ama bazen merak duygusu öylesine baskın çıkıyor ki, kabuğu kırıp soruyorum, "Kolunuzdaki saat çok güzel, mekanik saatlere meraklı mısınız acaba?" diyorum.

Tahmin ettiğim gibi bazıları için kollarındaki saat dedeleri, babaları veya anneleri ile manevi yakınlaşmanın, onları hissetmenin, hatırlamanın bir yolu.

Suskun saatleri takan da var koluna. Çalışmayan bir saati neden taşır ki insan kolunda? "Tamir ettirmelisiniz bu güzel saati" diyecek oluyorum birine, "O zaman aynı saat olmaz" diye bir yanıt alıyorum.

Bilmeden sadece hoşuna gittiği için estetik kaygılarla eski saatleri sevip takan da var koluna.

Konuştuğum insanların çoğunluğu ile sokakta karşılaşmadım, onlarla ya bir fotoğraf sergisinde ya da sahafları dolaşırken tanıştım. Belki de rahat konuşabilmemin nedeni eski kitaplardır.

Eski kitaplar da mekanik saatler gibi çağın geçmişten habersiz unutkan verilerine ve günümüzün uçucu sayısal belleğine inat yaşıyorlar.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...