Selçuk Demirel'in uçup giden akrebi yelkovanı

Pazar günü maalie sabah sekiz buçukta oy kullandık. Günün ilerleyen saatlerinde heyecanlı ve biraz da sıkıntılı bir gün yaşadığımı düşünürken, Milliyet gazetesinin Pazar ekinin birinci sayfasında Selçuk Demirel'in çizimini gördüm. Böyle bir günde bu tarz bir şey beklemediğimden dolayı mıdır artık bilmiyorum bütün sıkıntımı alan bir çizim gördüm, Selçuk Demirel'in böyle soğukkanlı, ilk bakışta gözü yormadan, sizi ısırmayan çizimleri vardır, senelerdir bu çizimlere bakmaktan büyük bir haz almışımdır, arada bir elime Le Monde geçtiği vakit de bakarım hemen var mı çizimi diye. Bu çizim Demirel'in çoğu eserindede olduğu gibi mesajını hemen gösteriyor ama etkisini neden sonra anlıyorsunuz. Hayat üzerine, yaşlanmak üzerine, zamanın kadınlar, erkekler ve çocuklar üzerindeki etkisini düşünmmek gündemden uzaklaştırdı zihnimi.



Bu güzel çizgileri blogda kullanma izni verdiği için de kendisine teşekkür ederim.

KÜRESEL MALİ KRİZE ROMAIN JEROME YORUMU



Basolworld fuarında tanıtılan saatlerden bir tanesi çok ilginçti, kadranında Yen, Euro, Pound, Dolar olan bu saatin hedef kitlesinde milyonlarca dolar primi afiyetle yiyip yutan becerikli CEO'lar ve yaşanan küresel mali krizde parmak izleri olan diğer üst düzey yöneticiler olmalı diye düşünmemek elde değil.



Fuarın ilk günü (26 Mart) Reuters muhabiri arkadaşlara çiğ altın renkli kadranı olan bir model gösterilmiş.

İYİ KÖTÜ VE ÇİRKİN: BASELWORLD 2009

Baselworld fuarı giderek saatleri bir kenarda bırakarak kuyumculuk şölenine dönüşüyor ve fuarın daha ilk gününde, Patek Philippe'in yüz kızartıcı ölçüde rüküş olan fuardaki en pahalı saatı, 10 milyon İsviçre Frangına (15 milyon TL gibi bir rakam) ismi açıklanmayan bir Arap şeyhine satılmış.

İsviçre saat endüstrisi zaten Çin ve Arap zevksizliğinin aynası durumunda, zaten Çin'de saate kültür olarak değil, süs ve pahalı bir oyuncak olarak bakıldığı biliniyor. Giderek daha gösterişli daha süslü saatlar üretiliyor artık. Hele 250 yılı devirmiş bir şirketin elmaslardan pırlantalardan görünmeyen saatler üretmesi çok hazin bir durum aslında. Ama bu işin görünen yüzü, sadelik hiç ilgi çekmez zaten, bu nedenle gazeteler pek sevilen "en pahalı saat" klişesini kullanmaya devam edecekler, parayı veren Arap ve Çin diyarlarına ise pembe altınlı, elmas taşlarla bezeli çirkin saatler gidecek, gelenek böyle.

Gören gözlere ise ince zevklerin, ustalığın, ağır işçiliğin görülebildiği ürünlere bakmak daha doğru gibi geliyor.

NESNELER İMPARATORLUĞU: AUTOHAND



Okumaya doyamadığım bir bloga takıldım şu sıralar: Adı Autohand. Autohand, zihni, dimağı bir Breguet misali çalışan Isabelle'in (Hande Koçak) hazırladığı, yarattığı ve edebiyat ile saat arasında köprüler çatıp, kuleler inşa ettiği yazılarıyla okuyanları yeni okumalar yapmaya, yeni dünyaları keşfetmeye doğru heyecanlandırıyor:

En sevdiğim yazılar:

- Modern Saat & Romancı

- Masa Saati & Romancı

- Sarkaçlı Büyük Saat & Romancı

- Absürd Gerçek Saat & Romancı

- Kule Saati & Romancı

- Gemi Saati & Romancı

ZAMANIN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ: HATIRALAR (2)



Dün sabah, önceden kararlaştırıldığı gibi saatinde Dolmabahçe Sarayı önündeydim. Saat Kulesi'nde hummalı bir faaliyet vardı. Fotoğrafını çektim. Sahilden yürümeye başladım. Atölyede Şule Hanım beni bekliyordu. Klasik Türk Musikisi eşliğinde sohbet ettik, çok sevdiğim Meral Uğurlu'dan söz açtım, elbette onda cd ve kasetleri varmış, ancak tam sohbetin en güzel yerinde soruları yarılamışken, acil bir iş çıkınca söyleşi yarım kaldı. Bu söyleşi bitince ayrıca yazacağım -belki bitmeden olduğu kadarıyla yazmak gerek, bilmiyorum- fakat bir de şu var: Hepsinde önce benim dinlediğim bilgileri önce hazmetmem gerek, ondan sonra söyleşiyi yazabilirim belki.

Fakat akşam yazdıklarıma bakınca, pek fazla bir şey de yazmadığımı gördüm, kalemi bırakıp Şule Hanım'ı dinlemek daha hoş geldi kimi zaman. Lakin dinlediklerim karşısında utanıp kendimi çok çiğ hissettiğimi itiraf etmem gerek. Bir yandan Şule Hanım'ı dinlemek hayata bakış zaviyesi ile ilgili olarak benim için ufuk açıcı bir deneyim oldu, bir başka açıdan da saatler hakkında hele hele Türk saatleri hakkında bildiklerimin denizde bir damla olduğunu acıyla öğrendiğim bir gündü diyebilirim. Nafile bir çaba, bilgiden kaçmak mümkün değil, mıknatıs gibi, öğrenmenin kapıları açıldı mı bir kere insan kendini her daim küçümen hissediyor. Bunu bir kere daha anladım.

Şule Hanım acilen saat müzesine gidince ben de Vedat Nedim Tör müzesine doğru kafamda türlü türlü düşüncelerle yola çıktım. Gümüşsuyu tarafına yönelip parkın içinden geçtim, biri beni çevirip "Nedir bu saat meselesi, niçin daha fazla merak merak içindesin?" dese, cevabım hazır artık: "Pişmek için, adam olmak için..."

Müzeye gitmeden önce yemek vaktidir Selahattin Özpalabıyıklar yerinde yoktur deyip önce Aslıhan'daki sahaflara uğrayıp oradan müzeye geçmeye niyetlendim, Selahattin Bey'i arayınca onun da yakınlarda olduğunu öğrendim ve nitekim dakikalar sonra birlikte yürüyorduk. Müzeye döndük sonra, Recep Gürgen usta ve Şule Gürbüz'le de hoş bir tesadüf yine orada karşılaştık. Bu anı kaçırmamak için bir fotoğraf çekmeyi düşündüm, sağ olsunlar kabul ettiler, fotoğrafa dikkatle bakılınca saatçiliğimizin en önemli isimlerinden Ahmed Eflaki Dede'yi de görmek mümkündür:



Konuştuğumuz sıralarda içli bir saat ezgisi salona yayılmaya başladı, bunu daha evvel de duymuş ve konuşmuştuk fakat insan bu ezgiyi her duyduğunda durup düşünmek ve konuşmak ihtiyacını hissediyor. Şule Hanım kendisinde bulunan bir saatin çok daha buruk bir müziği olduğunu söyledi. Tuhaftır kimi saatlerin sesleri bazen doğrudan kulaktan önce kalbe yol alıyor.

Recep Ustamız kimi saatleri kurdu, kimilerini sevdi, kimilerine şöyle bir "Nen var kuzum?" der gibi baktı. Neden sonra müzeden çıkıp atölyeye kadar yürüdük, yolda Recep Gürgen Usta kolumdaki saatlerden birini (Tissot'yu) beğenince çocuklar gibi sevindim.

Akşama doğru Recep Gürgen ustanın atölyesine misafir olduğum vakit adeta beynim boşalmış gibiydi, evvela sergi kitabını imzalattım kendisine, sonra yazdıklarını okudu, saatlere olan sevgimin sürmesini dilemiş, ben o sırada yüzlerce saatin arasında şaşkınlıktan ve heyecandan neredeyse "Ağacın kabuğu yenir mi?" gibi sorular soracaktım -ki benzeri saçmalıkta sorular da sordum aslında ve cevabını da afiyetle aldım, düşünmeden konuşmamak gerektiğini, istiab haddine dikkat etmeyi öğrendim. Fani bir insan için önemli dersler bunlar...

Recep Gürgen Usta ben oradayken işine devam edemedi, sonra birden hasta saatleri duyar gibi oldum, tedaviye ihtiyaçları vardı ve ben de fotoğraf çekerek fuzuli şeyler sorarak Usta'yı oyalıyordum, aynı duyguyu Şule Hanım'ın atölyesinde de hissetmiştim, hiç ayrılmak istemesem de hemencecik ayrılmak hem saatler için hem de ustanın rahat rahat çalışması için daha doğru dedim ve saatlerin ülkesinden sokağın kalabalığına karıştım.

Sergi kitabını da yazmak gerek, fakat bu kitaba müstakil bir yazı yetiştirmek istiyorum. Bir de dürüstçe söylemek gerekirse kitapta Şule Hanım'ın ustası Recep Gürgen ile yaptığı sohbeti görünce, sabah kendi yaptığım söyleşinin notlarına utanarak baktım. Kitapta öyle güzel yazılar var ki, saat hakkında, zaman hakkında, kültür tarihimiz hakkında azıcık merakı olanları bile şaşırtabilecek bilgilerle dolu dolu. Saatseverlerin ne yapıp edip bu kitabı kütüphanelerine katmaları şart diyorum.

ZAMANIN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ: HATIRALAR (1)



"Zamanın görünen yüzü: Saatler" sergisinin açılış gününü heyecanla bekliyordum, nihayet 12 Mart günü geldi ve daha bir gün öncesinden başlayan telefon trafiği gün içinde iyice arttı. Hem çizgi romanlardan hem de hâlden anlayan Nurtap Hanım'ın Anabala Pasajı'ndaki dükkanında kadim dostum bb'yi bekledim. Nihayet geldiğinde yanında bir de sürpriz taşıyordu. 19 yıllık bu dünya güzeli arkadaşım, rahmetli babasına ait olan saati çıkartıp hediye etti, gözlerim dolmuş bir halde çok sevdiğim Yavuz Bey'in saatini hürmetle sağ koluma taktım, artık 2 saatle yaşayacağım. Bu saat öyle alengirli markalardan değil, yorgun kadranıyla tam da sevdiğim gibi, tarzıyla da mütevazı bir saat, saate ilişkin düşüncelerimi ayrı bir yazıya saklayayım da konu dağılmasın.

Vakit dolunca Vedat Nedim Tör Müzesi'ne gitmek üzere Nurtap Hanım'a ve dağ gibi yığılan çizgi romanları arkamızda bırakarak ayrıldık pasajdan. Gitmeden önce Nurtap Hanım'a "içinde zamanla ilgili, saatlerle ilgili bir çizgi roman varsa ayırmasını" tembih etmeyi unutmadım. Umarım saatlere, zamana ve takvimlere ayırdığım kitaplığımın en sevdiğim köşelerinden birini şenlendirecek bir şeyler çıkar. Martin Mystere'dan çok umutluyum, bir de hayranı olduğum Ken Parker'lardan birinde benim şimdi hatırlamadığım veya okuyamadığım bir öyküsünden belki bir ganimet çıkar, bilinmez böyle şeyler.

Yapı Kredi'nın Tünel ile Taksim'i bağlayan hattın tam ortasında bir mabet gibi duran binasına yürüdük. Önce sergi kataloğunun editörü olan Selahattin Özpalabıyıklar'a uğradık. Kendisi en sevdiğim çevirmenlerden, en sevdiğim fotoğrafçılardan ve en sevdiğim dilbazlardan bir insandır. Kitaplığım yarısının YKY kitaplarından olmasının müsebbiplerinden biridir kendisi. Saatlerden, şiirden, edebiyatın kokulu bahçelerinde dolanan tadına doyulmayan sohbetimize bir süre sonra Robb Report dergisinden Burcu Sever hanımefendi de katıldı. Bir insanı yazdıklarından tanımak mümkün müdür bilmem, daha tanımadan sadece yazdıklarından yola çıkarak şahane bir kadın olduğuna karar vermiştim ve yanılmadığımı görünce çok sevindim. Üstüne bir de çok sevdiğimiz ortak bir arkadaşımız da çıkınca bu tanışma daha bir güzel oldu.

Söyleşimizi fazla uzatmadan saat 18 sularında artık zamanın görünen yüzüne bakalım dedik. Davetlilerin çoktan geldiğini görünce şaşırdım biraz, tenha bir sergi açılışı olacak gibi düşündüydüm nedense. Aralardan sıyrılarak bir o saatten bir bu saate koşturduk. Selahattin Bey'den beni Şule Gürbüz ve Recep Gürgen ile tanıştırmasını rica etmiştim. Fakat Şule Hanım'ı yalnız yakalamak mümkün olamadı bir süre. Ya telaşla salonun bir ucuna koşturuyordu, ya da bir davetli ile sonunun bir türlü gelmeyeceğini düşündüğüm bir sohbete başlıyordu. Bir aralık nasıl oldu bilmiyorum Recep Gürgen bizden tarafa gelince Selahattin Bey fırsatı kaçırmayıp tanıştırdı bizi. Pek fazla konuşamadık ancak zaten dükkanına uğramak için bir bahanem daha olmuş oldu elimde.

Nihayet Şule Gürbüz ile tanışmak kısmet oldu. Ben onun Dolmabahçe ve Topkapı Sarayı'ndaki saatleri tamir edenlerden biri olduğunu bilmiyordum bir vakitler. Benim için unutulmaz bir kitap olan Kambur'un yazarıydı ('ağrıyınca kar yağıyor'u da unutmayalım). Kendisinden yeni bir kitap beklerken -yazarları beklemenin zamanı yoktur- bir pazar günü Milliyet'in ekinde Şule Gürbüz adını görünce, acaba deyip dikkatle okumuştum fakat yazarlığından söz bir cümleyi bırakın bir kelime dahi yoktu. Aynı adı taşıyan bir başka Şule Gürbüz diye düşünmüştüm çoğu edebiyatsever gibi.

Kambur'dan, bu kitabı ne kadar çok sevdiğimden söz edince "gençlik heyecanıyla ve cahil cesaretiyle yazılmış" bir kitap olduğunu söyleyip kalbimi kırıverdi Şule Hanım, bu yanıttan başka bir şey yazmayayacağı gibi bir sonuç çıkarmak istemiyorum aslında, ancak konuyu bir kez daha düşünmesini istedim kendisinden. Elbette benim dememle olacak işler değil bunlar, yine de zihnimden geçen bu dileği söylemeden geçemezdim. Bu arada çektiğim çoğu fotoğrafın iyi olmadığını farkettim, gündüz çekim yaptığım zamanki ayarda bırakınca makineyi açılışta çekilen fotoğrafların bir kısmının bulanık çıkması da kaçınılmaz oldu, fakat yine de arada bazı güzel fotoğraflar çektiğimi gururla söyleyebilirim:



Sergiye gelince harika bir sergi olmuş bence. Sergi salonunda gezinirken "Bazı saatler niye çalışmıyor?" dendiğini de duydum ama hiç aldırmıyorum, elbette saatin çalışanı makbuldur, fakat bunca saat, onca badireyi atlatıp ayağıma kadar gelmiş güzelim saatlere hiç nankörlük etmem. Bence Topkapı ve Dolmabahçe Sarayı'ndaki saatleri bilenler dahi şaşıracaklardır. Seçilmiş güzel örneklerden oluşan böyle bir koleksiyonu ailecek bir arada görmek meraklı gözlere her zaman nasip olmaz, saraylar dışında Vakıflar'dan ve özel koleksiyonlardan gelen saatler var ki hepsi muhteşem ve benzersiz eserler. Cep saatlerine rahat rahat bakamadım, buna karşın büyük saatlerin bir kısmının mekanizması açık olduğu için çarkların dönüşü çok rahat gözlemlenebiliyor, aslında çoluk çocuk maaile gitmek lazım. Beni asıl ilgilendiren şey bunca saatin ardındaki fikirler ve emek. Sadece saatler yok orada, o saatleri yapan insanlar, eski zamanların hatıraları da var. Ne yazık ki fotoğraf makineleri bu tür şeyleri kaydedemediği için özellikle bazı saatleri zihnime kaydetmek üzere 28 Haziran'a kadar defalarca gitmem gerekecek sergiye.

Saat 19:00 sıralarında ayrılma zamanının geldiğine kanaat getirince vedalaşıp yola çıktık. Yapı Kredi Kitabevine uğradık. Gonca Özmen'in "Belki Sessiz" kitabını bb için aradık, bulamadık, sorunca da "kalmadı" dediler önce, sonra güzel görevlilerden biri gidip ücra köşelerden birinden -galiba vitrinden- kitabı getirdi. Şair, 20 Mart Cuma günü okuma etkinliğinde kendi şiirlerinden örnekler okuyacakmış, bu bilgiyi de bir kenara yazdım. Ben de bu arada ilk sayılarından itibaren biriktirdiğim kitap-lık dergisinin Mart sayısına gecikmeli de olsa kavuştum. 'Ağaca Tüneyen Baron'un resimli güzel kağıda basılmış çok özen gösterilmiş bir nüshasına da sahip olma arzusuna daha fazla dayanamayıp onu da edindim (eve gidene kadar da kitabı sevip durdum). Gümüşsuyu yakınlarına gelince yağmur, artık yetti bu kadar hafif yağmak deyip iyice hızlanıverdi.

Bu yazı "Zamanın görünen yüzü: Saatler" sergisi izlenimleriyle ilgili -ve ilgisiz konulara da değinen- ilk yazı, çok uzun olmamıştır umarım, günün son görüntüsüyle 2. yazıya kadar veda edeyim şimdilik.

MEISTER TEVFİK AYDIN



Çektiğim fotoğraf filmlerini banyo yaptırmak, cd'ye kaydettirmek veya karta bastırmak için Sirkeci'ye ne zaman uğrasam hayranı olduğum Meistersinger'leri, Oris'leri görmek için Tevfik Aydın'ın vitrinine uğramadan geçmiyorum.

Eskiden burada sadece Oris'lere bakardım (yine Oris var, fakat vitrinin başka bir köşesine konuk olmuş) daha doğrusu bakardım yerine bakmaya doyamazdım demem gerekli. Oris Artelier Skeleton özellikle kendine dönüp dönüp baktıran güzellikte bir saat.

Bu sefer ellerinde Meistersinger kataloğu var mı acaba diye sormak için içeriye girdim ve Tevfik Aydın ailesinin üçüncü kuşak temsilcisi olan Ömer Fatih Aydın ile tanıştım. Çalışanları zaten biliyordum, çok kibar ve efendi adamlar, sabırla dinleyip satın almasanız bile saatlerin özelliklerini anlatıyorlar (Kapalıçarşı'da bir saate bakmak istediğimde beni içeriye almayıp daha kapıdan yolcu ettiklerini hatırladıkça iyi satıcı ile kötü satıcı arasındaki farkı daha bir anlar oldum artık.

Ömer Bey de çok bilgili ve hoşsohbet bir insan. İstediğim kataloğu verdiği gibi üstüne 2-3 katalog daha ekledi, böylece marka katalogları kütüphanem daha bir genişlemiş oldu. Akşam Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'ndeki sergi açılışına gidecekmiş, ben "Orada görüşürüz" dedim. Hakikaten akşam onu Recep Gürgen ile konuşurken gördüm uzaktan. Tam o sırada biz arkadaşlarla başka bir bölgedeydik. Sonra kaybettim kendisini. Neyse günün güzelliği aşağıda, vitrindeki bu notu çok beğendim. Ömer Bey'e notu kimin yazdığını soracaktım, gündüz konuşurken aklıma gelmedi, akşama sorarım diyordum, kısmet değilmiş. Soğuk vitrinlerden sonra böyle küçük notlar insana iyi geliyor:

KUZEYİN ÇELİK YONTUCUSU: STEPAN SARPANEVA



Stepan Sarpaneva'nın yaptığı saatlerini ilk olarak Flick'da gezinirken mingthein adlı üyenin çektiği fotoğrafları görüp hayran olmuştum. Sonra biraz daha araştırınca Sarpaneva'nın saatleri aklımdan çıkmaz oldu. Sarpaneva'nın ürettiği saatler sadece sağlam değil aynı zamanda ay ışığı gibi gizemli bir yanı da var. Sarpaneva'nın bağımsız saatçilerin ve Finlandiya saat kültürünün gururu olduğunu düşünüyorum:

Babası bir mücevher tasarımcısı olan günümüzün bağımsız saat yapımcısı Stepan Sarpaneva’nın daha küçüklüğünde saatçiliğe eğilimi vardı. 1970 yılında doğan Stepan Finlandiya'da bulunan Tapiola’daki saatçilik okulundan 1992 yılında mezun oldu ve kendisini geliştirmek için İsviçre’ye gitti. Bir yandan okurken bir yandan Piaget’de çalıştı. Piaget’nin ardından Parmigiani’de çalışmaya başlayan Sarpaneva, burada -daha sonra bağımsız saatçiliği seçecek olan- bir başka Finlandiyalı Kari Voutilainen ile tanıştı. Sarpaneva 2003 yılında Finlandiya’ya geri döndü. Helsinki'nin batı bölgesindeki Ruoholahti’deki bir zamanlar Nokia şirketine ait kablo fabrikası iken şehir belediyesi tarafından kültür ve çağdaş sanat merkezine dönüştürülen (içinde bir fotoğraf müzesi de barındıran) devasa yapıda kendi atölyesini kuran Stepan Sarpaneva sağlam İsviçre mekanizmalarını kendine özgü yöntemlerle çeşitli biçimlere dönüştürüp güçlü çizgilere sahip, içinde teknik yenilikler de barındıran özgün heykelimsi saatler tasarlıyor ve üretiyor. Sarpaneva'nın atölyesinde çalışan Hanna Karen ve Jarmo Pellikka isimli çalışanları da unutmayalım. Sarpaneva'nın ilham kaynakları ise çok sevdiği motosikletler ve ay.

















Linkler:

A watchmaker in Helsinki: Stepan Sarpaneva

Stepan Sarpaneva Korona K1, K2, and K3

An introduction to the Man and his Watches

Sarpaneva'nın 2009 modeli Black Moon için yapılan tören.

Sınırlı sayıda üretilen Black Moon. (Bu siteye dikkat, çok çok iyi bence: Monochrome)

İlk cep saatinin 1763, ilk kronometre'nin 1912 yılında yapıldığı Finlandiya'daki saatçilik geleneği için bakınız:

Finnish Museum of Horology

Fotoğraflar için çok yararlandığım Stepan Sarpaneva'nın resmi sitesi dışında teşekkür etmek istediğim isimler:

aptrnoynm'in Flick sayfası

Ming Thein'in Flickr sayfası

Son olarak:

Flickr'da zaman zaman bakıp insanların beğenilerine ilişkin fikir aldığım kol saati fotoğrafları havuzu.

BAĞIMSIZ VE ÖZGÜN: PETER SPEAKE-MARIN

1968 doğumlu olan yaratıcı zekasıyla olağanüstü güzellikte saatlere imza atan Peter Speake-Marin Londra'da Hackney Teknik Üniversitesi'nde saatçilik okudu ve İsviçre saatçilik okulu WOSTEP'te eğitimine devam etti. 7 yıl boyunca Londra'da çalıştıktan sonra tekrar İsviçre'ye döndü. 2000 yılında bir rüyasını gerçekleştirdi ve işletmeciliğini eşinin yaptığı üst sınıf saatler ürettiği atölyesini kurdu. Halen kendi atölyesini yönetmekte ve çalışmakta. Aynı zamanda bağımsız tavrından ödün vermeden diğer üst düzey saatler üreten şirketlerle ortak projeler de yapmaktadır. Yaptığı saatlerin yüksek kasaları ve dış uçta büyüyen konik kurma kolları dışında en göze çarpan özelliklerden biri de akrep ucunun kalp biçiminde olması.

Peter Speake-Marin'in bağımsız ve özgür bir tasarımcı/üretici olarak emek verdiği saatlerden örnekler:








Konuyla ilgili linkler:

Mr. Peter Speake-Marin

A Visit With Peter Speake-Marin

An Introduction to Peter Speake-Marin

Peter Speake-Marin

A 12-month Review of Peter Speake-Marin's Piccadilly

Interview Peter Speake-Marin

Speake-Marin: Creating something people want!

Peter Speake-Marin, dream merchant

PuristSPro interviews Peter Speake-Marin

Peter Speake-Marin gives time to time

Master Watchmaker and AHCI Member Peter Speake-Marin

ZAMANA HÜKMEDENLER



Watch Plus dergisinin bir türlü raflardaki yerini almayışına üzülürken yurtdışında çok başarılı bir dergi olduğu için haklı bir ünü olan Robb Report'un Türkiye'de Doğuş Yayın Grubu'nun geçtiğimiz yılın Mayıs ayından beri yayımladığı Robb Report son sayısı ilaç gibi yetişti. Robb Report Mart 2009 sayısının kapak konusu "Zamana Hükmedenler". Bu başlık altında dergide 2009'un en yeni saat modelleri tanıtılıyor. İnsanın gözlerini kamaştıran tasarımları görmek doğrusu gönülleri de şenlendiriyor.

Ama bence bu konu o kadar da önemli değil, dergideki en dikkate değer konu ülkemizin en büyük saat koleksiyoncularından biri olan Hayrettin Akpınar'ın saat koleksiyonunun tanıtıldığı sayfalar. Burcu Sever'in yazdığı, Barış Üstel'in de güzel fotoğraflarıyla bezediği bu yazıdan da öğreniyoruz ki Hayrettin Akpınar bir saatçilik müzesi için mekan arayışlarını sürdürüyormuş.

Bu güzel ve önemli yazıyı saatseverlerin mutlaka okuması gerekli diye düşünüyorum.

Dergide ayrıca saatçiliğin sanat, bilim ve tasarımda geldiği noktanın çok güzel örnekleri de mevcut:



Konuyla ilgili diğer haberler:

* ‘Saatleri ayarlama enstitüsü’nü kurmak istiyor

Yeni bir saat markası


Aslında bir mücevherci olan Michael Beaudry ile bir saat emektarı olan Bob Siragusa'nın ortaklığından yeni bir saat markası doğmuş: Beaudry Time. İlk ürünler de sınırlı sayıda (The Air Time 1937 koleksiyonu 8 adet mesela) üretilmiş.



İnternet siteleri ise bu sıralar inşaat halinde, ancak yakında hizmete girecekmiş.

Bu arada Beaudry Time'ın logosunun saatçilik tarihinin efsanelerinden Breguet ile benzerliği de kayıtlara geçsin:

Okur Mektubu 2: Seiko 5 Automatic düşünüyorum

"iyi akşamlar,

ben saat önerisi istemiştim geçende hala kafam karışsa da son olarak otomatik bir saat almaya karar verdim. Seiko 5 Automatic düşünüyorum. şimdilik bir öğrenci olarak bütçem 200 tl'ye kadar çıkıyor.

benim sizden istediğim bu otomatik saatle herhangi bir sorun yaşar mıyım? bir arkadaşım çabuk bozuluyor dedi(saat konusunda bir bilgisi olmadığını bilsem de içime kurt düşürdü bir kere).

bir de sanırım ben kayışı gittiği kadar kullanırım ama ardından deri kayış alırım diye düşünüyorum. deri kayışın dezavantajları nelerdir, bu saatle uyar mı? kayış olarak sizin tavsiyeniz nedir; metal,deri,naylon..vs"




Otomatik saatler de diğer mekanik araçlar gibidir, bakımı yapıldığı sürece herhangi bir sorun yaşamazsınız. Evvela şunu bilmelisiniz: Otomatik saatleri çalıştıran insandır. Bu saatler pille değil sadece sizin günlük hareketlerinizle çalışır (elbette bütün gün evde oturup tv seyrederseniz çalışmaz, durabilir orası ayrı ;)

Zaten otomatik saatlerin güzelliği de budur, sizi zamanı izlemeye teşvik eder. "Acaba bugün kaç dakika ileri veya geri kaldı?" diye cep telefonunun saatiyle veya bilgisayarınızın saatiyle uyumlu çalışması için ayarlamanız gerekir, işin güzelliği de budur...

Bazı insanlar zamanın akışını fazla umursamazken, otomatik saati olanlar için zamanın akışı önemlidir, hatırlanmalıdır, düzenlenmelidir, kontrol edilmelidir, konu ile bilgisi olmayanların sözlerine aldırmayın, kaliteli otomatik saatler en az 150 sene çalışmak üzere yapılırlar yani kolay kolay bozulmazlar...

Deri kayış bu saate uyar bence, saatle verilen metal kordonu varsa alın ve paketleyip saklayın, ileride satmak isterseniz takıp satarsınız. Ancak benim tavsiyem günlük hayatınızda deri kayış kullanın, hem daha estetiktir hem de daha kullanışlıdır, kullandıkça anlayacaksınız, metal kordonlar uzaktan şıkır şıkır görünür, bu tarz kordonlar kadınlara yakışıyor fakat bana kalırsa erkekler için uygun değil, metal kordonlarla epey sıkıntı çektikten sonra geç de olsa benim de aklım başıma geldi, deri kayış kullanıyorum şimdi ve şimdi çok rahatım.

Deri veya metal kordonlardan hoşlanmayanlar nato kordonları denesin derim.

Zamanınız bol olsun

Zamanın görünen yüzü: Saatler



Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'nde 13 Mart–28 Haziran 2009 tarihleri arasında görülebilecek bir sergi var: ''Zamanın Görünen Yüzü: Saatler''

AA tarafından duyurulan basın bülteni şöyle:

Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'nde açılacak ''Zamanın Görünen Yüzü: Saatler'' sergisi, 13 Mart–28 Haziran 2009 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek.

Türkiye'nin önemli müze ve özel koleksiyonlarındaki eserlerden derlenerek hazırlanan sergi, insanoğlunun günü, saat dilimlerine ayıran matematiksel sistemi ve bunu hesaplayan objeyi bulmasından 1950'li yıllara kadar geçen tarihi süreci anlatıyor. Güneş saati, kum saati, silindirik saatler, kule saatleri, gemici saatleri, cami ve meydan saatleri ele alınan eserlerden bazıları arasında yer alıyor.

Sergide, Mustafa Şemi, Mehmet Şükrü, Ahmet Eflaki Dede, Derviş Yahya ve Şeyh Dede gibi eski Türk saat ustalarının yaptığı ve çok azı günümüze ulaşabilmiş saatler yitip giden ustalarıyla anılıyor. Bu nadide saatler, Dolmabahçe Sarayı saat uzmanı Şule Gürbüz ile saat ustası Recep Gürgen'in değerlendirmeleriyle sergileniyor.

KOÇ VE SABANCI'NIN SAATLERİ

Sergide ayrıca, Mustafa Kemal Atatürk'ün saatinin yanı sıra Vehbi Koç ve Sakıp Sabancı gibi ünlü sanayici ve iş adamlarının saatleri de sergilenecek. Ünlü yazar ve düşünürlerin saat ve zaman konusunda bir ikon haline gelmiş yazıları, serginin küratör ve editörü tarafından arşivler taranarak derlendi.

Ziyaretçiler, bu metinleri duvarlardaki panolardan okuyabilecek. (AA)


Sergide Mustafa Kemal Atatürk'ün saati ile birlikte Vehbi Koç ve Sakıp Sabancı gibi ünlülerin saatleri de sergilenecek olması önemli. Aslında Mustafa Kemal Atatürk'ün ülkemizin de kaderini değiştiren (sonra Liman von Sanders Paşa'ya hediye ettiği) şarapnel parçasını engelleyerek bir kişinin değil aynı zamanda bir milletin hayatını da kurtaran cep saati bulunsa -bildiğim kadarıyla kayıp- ve Atatürk'ün diğer müzelerdeki saatleriyle birlikte sergilense başlıbaşına bir olay olurdu.

Müzelerden ve özel koleksiyonlardan alınan eserlerle düzenlenen sergiyi kaçırmayın derim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...