Saat Hangi Kola Nasıl Takılır?

 

Değerli dostum ve Milliyet Yazı İşleri Müdürü Emre Ergül ile Milliyet Yazı İşleri TV kanalındaki ikinci sohbette saatin hangi kola takılacağı meselesinden yola çıkarak saat dünyasındaki katı kuralları, askerî gelenekleri ve bu tutkunun kültürel derinliğini değerlendirdik.

Sevgili dostlar, Milliyet Yazı İşleri Müdürü Emre Ergül ile birlikte hazırladığımız “Yazı Saati” programımızın ikinci bölümünde, saat dünyasında bitmek bilmeyen o meşhur soruyu ele aldık: “Saat hangi kola ve nasıl takılmalıdır?” [00:17]. İşte sohbetimizden öne çıkan başlıklar ve kişisel notlarım:

Standartların Kökeni ve Askerî Gelenekler

Genel kabul görmüş kural, saatlerin sol kola takılmasıdır çünkü dünya nüfusunun büyük çoğunluğu sağ elini kullanır ve aktif olan eli korumak, saati ise diğer elle kontrol etmek bir alışkanlığa dönüşmüştür [00:42]. Ancak bu durumun tarihsel bir temeli de var: Sol kola saat takma alışkanlığı, özellikle I. Dünya Savaşı sırasında topçuların ve askerlerin zamanı pratik bir şekilde kontrol etme ihtiyacıyla standartlaşmıştır [03:12]. Günümüzde saatlerin %99’unda kurma kolunun sağda olması da bu sol kol geleneğinin bir sonucudur [02:35].

"Saat Putperestliği" ve Şekilcilik Üzerine

Saat dünyasında benim “saat putperestleri” olarak adlandırdığım, saatin nasıl takılacağı konusunda çok sert ve değişmez kuralları olan bir kesim var [01:44]. Bu kişiler, saatin mutlaka bilek kemiğinin üzerinde durması gerektiğini savunur ve bunun dışındaki her türlü kullanımı dışlarlar [13:07]. Oysa ben, saatin her şeyden önce kişisel bir zevk ve tarz meselesi olduğuna inanıyorum. Kimileri Andy Warhol gibi saati hiç kurmadan sadece bir mücevher gibi gevşek takabilir [14:10], kimileri ise saati sağ koluna takarak kendi aykırılığını sergileyebilir. Yanlış saat takmak diye bir şey yoktur; önemli olan saatin sizinle nasıl bir bağ kurduğudur [16:14].

Farklı Kullanım Tarzları: Bilek İçi ve Çift Saat

Sohbetimizde askeri grupların ve pilotların tercih ettiği, son yıllarda John Wick karakteriyle tekrar popüler olan “bilek içi” kullanımına da değindik [07:14]. Bu tarz, saati darbelere karşı korumak ve camdan kaynaklanan yansımaları önlemek amacıyla doğmuştur [08:15]. Ayrıca benim de zaman zaman yaptığım gibi, bir kolda alaturka diğerinde alafranga saat taşıyarak zamanın farklı boyutlarını aynı anda yaşamak da bu tutkunun romantik bir parçasıdır [05:50].

Saat Kültürünü Derinleştirecek Kitap/Dergi Önerilerim

Sadece saat takmakla yetinmeyip bu işin kültürüne de vakıf olmak isteyen dostlar için bazı kaynaklar önerdim:

  • Saatler (İnsan Zamana Nasıl Bağımlı Oldu?): Zaman algısını ve tarihini harika bir dille anlatıyor [19:27].

  • Tiktak: Zamanın tek bir doğrusal ok olmadığını savunan, sahaf raflarında bulunabilecek müthiş bir eser [20:17].

  • Saatin Hikayesi: Gençler ve meraklılar için Hasan Ali Ediz'in naif ve keyifli kitabı [21:16].

  • Saat Bakım ve Onarımı: Tahsin Eser’in kaleminden çıkan daha profesyonel ve teknik bir rehber [21:41].

  • Gecikmeye Övgü: Zamanla olan ilişkimizi sorgulayan, tefekkür ettiren bir çalışma [22:12].

  • QP Türkiye dergisi: Şu an basılı olarak çıkan tek nitelikli saat dergisi; özellikle yeni boyutunu çok başarılı buluyorum [22:31].

Bilginin hızla tüketildiği ve şekilciliğin arttığı bu dönemde, kolumuzdaki saate sadece bir araç olarak değil, bir kültür nesnesi olarak bakabilmek en büyük dileğim. 


 

 

Bir Erkeğin Kaç Saati Olmalı?

 

Sevgili dostum ve Milliyet Yazı İşleri Müdürü Emre Ergül ile Milliyet Yazı İşleri TV kanalında, saatler üzerinden bir erkeğin tarzı üzerine sohbet ettik.  İşte o sohbetten belli başlı notlar:

Saat Takmayan Erkeği Ciddiye Almıyorum!

Bir erkeğin kolunda saat olup olmaması, benim için basit bir aksesuar tercihinden çok daha fazlası. Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu felsefesi gereği saat takmadığı bilinir; ancak günümüzde kolunda saat olmayan birini ciddiye almakta açıkçası zorlanıyorum [1:24]. Saat, sadece zamanı öğrenmek için değildir; o bir iletişim başlatıcıdır. Birinin kolundaki saat; onun sanata mı düşkün olduğunu yoksa klasik bir kişiliğe mi sahip olduğunu ele verir [2:43]. Özellikle 100 yılı aşan markaların hikâyeleri, nitelikli bir sohbetin kapısını aralar [2:03].

"Erko" Değil, Erkek Olmak: Sahte Saatler Üzerine

Sohbetimizde "erko" tabir edilen, parası olsa da zevki gelişmemiş kitleye de değindik [8:30]. Sahte saat takmak insanın kendisine olan saygıyla ilgilidir. “Fake watches, fake people” (Sahte saatler, sahte insanlar) mottosuna sonuna kadar katılıyorum [10:07]. Bütçeniz ne olursa olsun, ünlü bir markanın sahte bir saatini takmaktansa, her bütçeye uygun haysiyetli ve orijinal bir saat takmak her zaman daha asil bir yöntemdir.

Kaç Saate İhtiyacımız Var?

Sayılar konusunda matematiksel değil, felsefî bir yaklaşımım var:

  • Minimalist (3 Saat): Bir ofis saati, bir spor/dalış saati ve takım elbiseyle uyumlu ince bir elbise saati [13:22].

  • İdeal Denge (5 Saat): Bu listeye eski (vintage) saat eklemek, koleksiyona bir ruh katar [16:34].

  • Haftalık Döngü (7 Saat): Her güne bir saat. Ancak, sayı 8 ve üzerine çıktığında artık kullanıcı değil, bir koleksiyonculuk yolu açılıyor [17:36]. Koleksiyonculuk ise ucu bucağı olmayan bir “N+1” yolculuğu [22:44].

Saat Bir Düşüncedir

Kolumdaki D1 Milano Sketch üzerinden de konuştuğumuz gibi, her saat aslında bir fikirdir [24:21]. Kimisi ikonik modellerle dalga geçer, kimisi geleneksel olanı kutsar. Hafif polikarbon malzemesiyle bu saat, bir “ikon kırıcı” tavır sergiler [25:19]. Benim için önemli olan saatin fiyatı veya mekanizmasının kuvars olup olmaması değil, bir düşünceyi temsil etmesi.

Sonuçta bir erkeğin saati olmalı mı? Evet, mutlaka olmalı. Çünkü biz saatseverler sadece saatin kaç olduğuna değil, bizzat saatin kendisine de bakarız [6:08].

2025/2026 İsviçre Saat Endüstrisi Raporu

Morgan Stanley ve LuxeConsult işbirliğiyle hazırlanan 2025/2026 İsviçre Saat Endüstrisi Raporu taze çıktı ve ilginç bilgiler içeriyor.

Pazarın Genel Görünümü 

İsviçre saat ihracatı 2025 yılında bir önceki yıla göre %1,7 oranında geriledi. Bu, 2023’teki rekor seviyelerin ardından sektörün üst üste ikinci yılında da daraldığını gösteriyor. Rapora göre, İsviçre saatlerinin küresel perakende satış değerinin (vergiler hariç) yaklaşık 49 milyar İsviçre Frangı seviyesinde olduğu tahmin ediliyor.

Rapor, markaların cirolarına göre sıralamalarını da güncelledi. Öne çıkan başlıklar şöyle:

Açık Ara Lider: Rolex 

Rolex, yaklaşık 11 milyar İsviçre Frangı ciro ile sektördeki hakimiyetini pekiştirdi. Satışları bir önceki yıla göre %4 artarken, üretim adedi 1,15 milyon adede geriledi. Bu, ortalama satış fiyatlarının %6 artarak 14.000 CHF’ye yükseldiği anlamına geliyor. Raporda Rolex’in lüks segmentteki (3.000 CHF üzeri) pazar payının %61 gibi çok yüksek bir seviyeye ulaştığı vurgulanıyor.

İlk 5’teki Değişim: Omega Geriledi 

Uzun süredir ikinci sırada bulunan Omega, 2025’te hem satışlarının düşmesi hem de rakiplerinin hızla büyümesiyle beşinci sıraya geriledi. Omega’nın cirosunun 2,2 milyar CHF’ye düştüğü tahmin ediliyor. Yeni sıralama şöyle oluştu:

  1. Rolex (11 milyar CHF)

  2. Cartier (3,5 milyar CHF)

  3. Audemars Piguet (2,6 milyar CHF)

  4. Patek Philippe (2,5 milyar CHF)

  5. Omega (2,2 milyar CHF)

En Hızlı Büyüyen Marka: Jacob & Co. Pazar daralırken büyüme başaran nadir markalardan biri Jacob & Co. oldu. Marka, 2025 yılında gelirini %14 artırarak 180 milyon CHF ciroya ulaştı ve en hızlı büyüyen İsviçre saat markası unvanını elde etti. Satış adedi ise %24 artışla 3.975 adede yükseldi.

Pazar İki Kutuplu: “Kazananlar” ve “Kaybedenler” 

Raporun en dikkat çekici bulgularından biri, pazardaki keskin ayrışma. Sektör, “devler” ve “geride kalanlar” olarak ikiye ayrılmış durumda.

Kazananlar (Büyüyen ve Pay Kazananlar):

  • Rolex, Audemars Piguet, Patek Philippe ve Richard Mille gibi çoğunluğu aile şirketi olan markalar, pazardaki daralmaya rağmen paylarını artırdı. Bu dört büyük markanın toplam pazar payı %55’e ulaştı.

  • Süper lüks segment (5.000 CHF üzeri satış fiyatı) büyümeye devam etti. Bu segment, toplam ihracatın %37’sini oluştururken, büyümenin de %89’unu tek başına sağladı.

Kaybedenler (Pazar Payı Düşenler):

  • Özellikle Swatch Group bünyesindeki Longines, Tissot, Hamilton, Blancpain, Breguet gibi markalar ile Panerai, Roger Dubuis, Zenith, Girard-Perregaux gibi markaların cirolarında %15’in üzerinde düşüş yaşandı.

  • Pazarın belkemiği konumundaki orta segment ve giriş seviyesi lüks markalar en çok daralan grup oldu. Longines, on yıldan uzun bir süredir ilk kez cirosu 1 milyar CHF’nin altına düştüğü için “milyarderler kulübü”nden ayrıldı.

Özetle, 2025 yılı İsviçre saat endüstrisi için zorlu geçerken, lüksün ve dev markaların gücünü artırdığı bir piyasa tablosu çiziyor. 

Notlar

Sektördeki toplam kârın %76’sı sadece dört büyük marka (Rolex, Audemars Piguet, Patek Philippe ve Richard Mille) arasında paylaşılıyor. Bu dört markanın pazar payı ise %51. 

Christopher Ward ve MB&F, ilk kez ilk 50 arasına girdi. 

Sektördeki toplam üretim miktarı 2011 yılından bu yana ilk kez yarıdan fazla azaldı ve yaklaşık 29 milyon adetten 14,6 milyon adede düştü. 

Bu düşüşün asıl nedeni, 200 İsviçre Frangı’nın altındaki ucuz saatler. Yani 2010’ların başında çok satan kuvars saatler ve moda markaları artık o kadar rağbet görmüyor. Mekanik saatlerin ya da koleksiyonluk modellerin üretimi azalmadı, hacmi aynı kaldı. Ancak sektörün arkasında geniş bir tedarikçi ağı, usta-çırak ilişkisi ve üretim altyapısı var. Sistem, üretim azaldığında hemen küçülemiyor, bu nedenle sıkıntı yaşanıyor.

Küresel Tablo

Straits Research verilerine göre, küresel saat pazarı 2025 yılında 104,21 milyar dolar büyüklüğe ulaşmış. Bu pastanın yaklaşık 48 milyar dolarlık (%46) kısmını İsviçreli markalar oluştururken, geriye kalan 56 milyar dolarlık (%54) dilim Japon (Seiko, Citizen, Casio), Çin üretimi saatler ve diğer ülkelerin markaları arasında paylaşılıyor. 

İkinci el saat pazarı ise 25 milyar dolar büyüklüğünde, bu rakam birincil pazarın yaklaşık %24’üne karşılık geliyor. Özellikle lüks İsviçre saatleri söz konusu olduğunda ise bu oran çok daha yüksek seviyelere ulaşıyor.  

Morgan Stanley ve WatchCharts verilerine göre, ikinci el pazardaki toplam işlem değerinin %50’den fazlası sadece üç İsviçreli markaya ait: Rolex, Audemars Piguet ve Patek Philippe. Diğer İsviçreli markalar da eklendiğinde toplam pay %80-90’lar seviyesine çıkıyor.

2025 Notları: Saatçiliğin Soylulaştırılma Tehlikesi

D1 Milano
 

2025 yılı, saat dünyasında sadece yeni modellerin değil, derin bir krizin ve bu krize verilen küresel tepkilerin yılı olarak kayda geçti. Yılın en tartışmalı konusu, pek çok köklü markanın benimsediği "premiumlaştırma" (premiumization) stratejisiydi. Markaların, ürün kalitesinde belirgin bir iyileştirme yapmaksızın, sadece marka algısını yukarı taşımak amacıyla fiyatlarını artırması, sektörde ciddi bir güven sorunu yarattı. Özellikle ulaşılabilir ve orta segmentin (2.000 – 5.000 Dolar aralığı) büyük gruplar tarafından terk edilmesi; bu boşluğun Almanya'dan Japonya'ya, ABD'den İtalya'ya uzanan "değer odaklı" oyuncular tarafından doldurulmasına zemin hazırladı. Tüketici artık standart mekanizmaların "yüksek lüks" olarak pazarlanmasına değil, şeffaflığa ve gerçek mühendisliğe prim veriyor.

 

YEMA_Superman Heritage

Avrupa’da Üç Farklı Ekol: Rasyonalizm, Estetik ve Sprezzatura

İsviçre'nin pazarlama odaklı fiyat artışlarına Avrupa içinden gelen yanıtlar, coğrafi sınırları aşan zihniyet farklarını ortaya koydu. Alman üreticiler, İsviçre'nin yarattığı boşluğa "rasyonalizm" ile cevap verdi. Nomos Glashütte, kendi mekanizmalarını üretmesine rağmen fiyat istikrarını koruyarak "değer" kavramını hatırlatırken; Sinn gibi markalar "tool watch" kategorisinde saf işlevselliğe dayalı üstün mühendislikleriyle güven tazeledi.

Fransa cephesinde ise ikili bir yapı göze çarptı. Bir yanda Yema ve Lip gibi markalar, Besançon bölgesindeki üretim geleneklerini canlandırarak "Made in France" ibaresini güçlendirdi. Diğer yanda Cartier ve Hermès gibi lüks devleri, üretim üsleri İsviçre'de olsa da sektöre getirdikleri "Parisian" tasarım diliyle İsviçre'nin teknik soğukluğunu kıran bir estetik sundu.

Güneyde ise İtalyanlar, mekanik hassasiyeti bir arzu nesnesine dönüştürme konusunda ustalaştı. D1 Milano, Unimatic ve Venezianico gibi markalar, Gerald Genta esintili tasarımları ulaşılabilir lüks kavramıyla harmanlayarak "Mekaniği İsviçreli, ruhu Akdenizli" modellerle sektörde kendilerine has bir kulvar açtı.

Okuma Saati

Monochrome'da okuma saati.

Eskiden birçok saat dergisi vardı, pandemi saatseverlerin bilgi kaynaklarından birinin kayıplara karıştığı bir dönem oldu maalesef. Yine de hiçbir şey saatlerin ve okumanın güzelliğini etkileyemiyor.

 

 

Esquire Big Watch Book, Saatolog ve Milliyet

Geçen gün ömürdendir diye diye 2021'in sonuna geldik.

Pandemi hayatımızın kalitesini düşürdü ama her şerde bir hayır vardır sözü gereği bu durumda bile avunacak bir şeyler bulmak mümkün oldu.

Saatolog

Senenin en zorlu işi Saatolog oldu. Haftanın günleri geceleri yetmedi hafta sonlarını da yedi bitirdi. Bütün sıkıntılara rağmen sonunda ortaya iyi bir iş çıktı bence.

Meraklıların bildiği gibi Saatolog bir saat kataloğu. Bu yılki Saatolog üzerinde çalışırken geçen yılın bilgilerinin üzerinden geçip her markaya ek bilgiler kattık. Bu tür yayınlar ekip işi gerektirdiği için payımıza düşen kısımda iyi iş çıkardık diye düşünüyorum. Bin defa kontrol edildi ama yine de hata olduysa affola. 

Her şeyin ateş pahası olduğu bir dönemde böyle yüzlerce sayfalık iyi kâğıda basılmış kaliteli bir yayının çıkması, daha doğrusu çıkma iradesi bile takdir edilmesi gereken bir durum. Kataloğun yayıncısı Sami Saat bu anlamda kahramanca bir tavırla sektörde kimsenin yapamadığı bir işi üstleniyor. 

Merak edenler saat ile birlikte birçok konuya yer veren Saatolog'un web sitesine de bakabilir.



Esquire Big Watch Book

The Big Watch Book, yılda bir sayı olsa da 2015'ten bu yana yedi yıldır çıkan bir dergi olarak istikrarlı bir şekilde varlığını sürdürüyor. 

Bu sayıda tasarım ve ustalık üzerine çok iyi yazılar var. Özellikle, 1960 sonrası bilinen bütün ikonik saatlerde imzası olan tasarımcı Gerald Genta ve İngiliz saat ustası Roger W. Smith ile ilgili yazılar bence arşivlik.

Ayrıca yazar ve kültür tarihçisi Nick Foulkes'un sözlerinden derlenen "Hayattan Ne Öğrendim?" sayfası da derginin en iyi konularından biri. 

Ben de kol saatlerinin sol kola takılmasındaki önyargıyı, gelenekleri ve alışkanlıkları inceleyip otomatik saatimi neden sağ koluma taktığımı anlattım.

Milliyet

Bütün bunların dışında 5 Aralık 2021'den itibaren her pazar günü Milliyet gazetesinde saatler ve kalemlerle ilgili yazılarım yayımlanmaya başladı.

Şimdiden iyi seneler.


Bir Başka Saatolog, Bir Başka Dünya


Yıllardır yayımlanan bir saat kataloğu var. Bilenler takdir eder, onlarca markanın yüzlerce saatin bulunduğu bu katalog saatseverler için müthiş bir başvuru kaynağıdır. Sadece bir katalog da değil aynı zamanda bir dergi ve sözlük barındırdığı için ayrıca önemlidir, her sayısı saklanacak bilgilerle doludur.

Pandemiye ve bütün olumsuzlara rağmen Saatolog'un yeni sayısı çıktı. Yılda bir kez yayımlanan Saatolog'un bu elimdeki son sayısı şimdiye kadar çıkan en büyük Saatolog olabilir, toplam 448 sayfadan oluşan bir dergi ve katalog bu. Ayrıca bayıldığım bir tasarıma ve zengin bir içeriğe sahip.

Çok insan çalıştı bu katalog ve dergi için, çok emek verdi, hepsine teşekkür ederim, ortaya çok güzel bir eser çıkmış. Ucundan kıyısından bu sayfaların bir kısmında benim de emeğim var, bunu söylemek de çok güzel. Kaliteli bir işin parçası olmak insana iyi geliyor. Saate ve sanata ilgi duyan mikromekanik tutkunları kaçırmasın derim. Derginin teması "hızlı ve yavaş" olarak belirlenmiş, değil bir dergi, konuya ilişkin bir müze veya kütüphane açacak kadar güzel bir tema. Dolayısıyla bir katalog ve dergi için mükemmel bir başlangıç noktası. Fikri bulanın da dergi tasarımını yapan zekanın aklına sağlık.

Yeni faaliyete geçen ve harika bir ekip tarafından yönetilen Saatolog web sitesi de bence şahane yürüyor. Saat sevenler de teknoloji ve sanata düşkün olanlar da çok beğenecektir diye düşünüyorum. 

Meraklısına.

"BİLEK SAATİ"


Reşat Nuri Güntekin'in yazdığı "Sönmüş Yıldızlar" (elimdeki baskı 1990 yılından, İnkılap Kitabevi) isimli türlü türlü insan yaşantılarının ve aşk hikayelerinin bulunduğu kitabı okuyordum ki 88. sayfaya gelince duraladım. Bu kısa öykünün adı bile beni heyecanlandırmaya yetti, yayıldığım koltukta doğruldum ve merakla "F. Celaleddin'e" ithaf edilmiş olan "Bilek Saati" başlıklı küçük hikâyeyi okumaya başladım. 

Niyazi isimli bir çocuk okula gitmeden önce eve misafir gelir. Gelenler teyzesi Adile Hanım ve oğlu Vahit'tir. Vahit bir hafta evvelki sünnetinde hediye gelmiş olan eşyaları bir kutuya doldurmuş, getirmiş. Bu armağanlar bir tanesi Niyaziye pek dokunur, burada hikayeden bir tadımlık alıntı yapayım: "Bunlardan bir tanesi Niyazi’yi ağlatacak kadar mahzun ediyordu: Küçük bir bilek saati. Niyazi, dünyada saatleri sevdiği kadar bir şeyi sevmezdi. Alışverişe gittiği zaman saatçi dükkanlarının önünde durur, derin hasretlerle saatleri seyrederdi, sünnet olacağı günü düşünürken duyduğu kederden küçük bir saate sahip olmak ümidiyle müteselli oluyordu. Fakat bir sene evvel sünnet olduğu vakit ona saat getiren olmamıştı." Niyazi'nin aklına babasının o gün evde unuttuğu saat gelir, annesinin telkiniyle hocanın ve babasının korkusuna rağmen okula gitmez, oyunlar ve Vahit ile gezmeye çıkarken bu saati bileğine takar. Sonra yakınlardaki çayın yağmurlarla büyümüş suyunu seyretmek için küçük bir tahta köprüye çıkarlar. Niyazi ezan okunduğu vakit saatine bakar, saatin durduğunu düşünüp çıkarır, ancak saat çaya düşer, Vahit ise ağabeyinin ertesi gün saati sudan çıkaracağını söyler, Niyazi korkuyla eve döner. O gece evladını kırbaç ile terbiye etmeyi babalık zanneden adam saatini sorar, Niyazi de korkuyla evden kaçıp saati bulmak için çaya gider, fakat boğulmaktan son anda kurtarılırsa da beş gün sonra zatürreden ölür. Küçük Niyazı anasının kucağında ölürken "Babacığım... Vurma bana... Getirdim... Getirdim saatini!" der. 

 Bu öyküyü okurken duygulanmamak elde değil. Çocukların güzel bir saate sahip olması insan haklarından biri olmalı diye düşündüm. Sünnet törenlerinde veya okula başlangıçta hediye edilen saatlerin hatıralarda unutulmaz bir yeri oluyor. Fakat artık çocuklara uzun ömürlü olmayan plastik saatler hediye ediliyor, ne yazık ki bu saatlerin ömrü zaten çok kısa, bir de çocukların oyun oynarken saate verdikleri zarar da hesaba katılırsa kaliteli ve mekanik bir saat almanın önemi ortaya çıkar. Bu aynı zamanda zihne kazılacak hatıraların da sağlamlığına işaret edecektir. Bu nedenle çocuklarımıza güzel mekanik saatler alalım, otomatik saatlerin nasıl çalıştığını anlattığınızda hiç kuşkunuz olmasın, o saatin değerini anlayacaktır. Uzun yıllar dayanacak sağlamlıkta, unutulmayacak güzellikte bir saat alalım, ki evlatlarımız dünyanın sadece maddeden ve uçucu bilgilerden oluştuğu izlenimine kapılmasın, kalıcı duygulara, bağlılığa ve ailenin tarihine işaret eden saatler aynı zamanda bilgi ve olgunluk kaynağıdır. 

 Ben biricik babasının veya pek sevgili annesinin saatini kolunda gururla taşıyan insanlar tanıdım, babalarından, annelerinden yadigar kalacak, manevi ağırlığı olan bu zaman makinelerinden söz ederken kiminin ağladığını, ağlamasa dahi gözlerindeki ağladı ağlayacak hali görünce, modern ve soğuk bir yaşantıya karşın toplumun derin sularında hiç unutulmayacak aile bağlarının hürmet ve izzetle yaşadığını anlıyorum. Reşat Nuri Güntekin'in anlattığı öyküdeki Niyazi'nin kötü babası gibi olmayalım, çocuğumuza değer verdiğimizi gösterelim.

The Big Watch Book, 5



Nihayet Esquire The Big Watch Book dergisinin 5. sayısı da çıktı. 

Beş uzun yıl geçmiş ilk sayının üzerinden. Her sayı aynı ekip tarafından çıkarıldığı halde her biri kendine özgü bir yapıya sahip. Bu sayı çeviri ağırlıklı oldu mesela. Hayatımda ilk defa bu kadar çok çeviri yaptım, evvelden çekinir hiç bulaşmak istemezdim çok zor bir iş olduğunu biliyordum ama yine de hoş yanları olduğunu gördüm. Belli başlı konular kapakta yazıyor zaten, yazılmayanlar da keşfedilmeyi bekliyor.

The Big Watch Book, yılda bir sayı çıktığı için ve yıl sonunda yayımlandığından her sayı o yılın bir özeti gibi görülebilir. Bu sayı da 2019 saatlerinin bir özeti gibi. Unutmadan Vacheron Constantin ve Seiko üzerine çok iyi yazılar var. Bu markaların ruhunu anlamak isteyen saat meraklıları okumalı.


Kapak konusu Oris Big Crown ProPilot Calibre 115
İyi okumalar dilerim.

Miyazaki, Steampunk ve Voutilainen



Tasarım ve mekanizmada kendi açtığı yolda ilerleyen bağımsız saatçilerin önde gelen bir ismidir Kari Voutilainen.

28ti modeli ise ilk gördüğümde "Kari Voutilainen efendi yine coşmuş!" dediğim bir saat oldu. 

Gösterişli denge köprüsü, iri denge çarkı ve vidaların belirgin oluşuyla Steampunk türü bir saat gibi görünüyor, daha da iyisi Hayao Miyazaki'nin "Gökteki Şato" filminden fırlamış gibi.

Pek sevemediğim ama artık bir Voutilainen imzası olan akrep ve yelkovan tasarımı kadran ortadan kalkınca okunurlukta sorun yaşatıyor olsa da görsel olarak hoş. 

Zaten artık saatler saati göstermiyor, zevk, zarafet ve teknik ustalığı işaret ediyor.


Güç göstergesi arkada, bu durum rastlanan bir şey lakin saniye ibresinin arkada olması pek görülen bir durum değil, çok çok iyi bir fikir.

Basel fuarında her defasında saatseverleri şaşırtan bağımsız saatçileri övmek bir gelenek oldu. 

Hodinkee de öyle yapmış:

Rolex

Bugün yine Rolex'i aşağılayan, Rolex marka saat kullananları küçümseyen bir yazı okudum. Gerçi benzeri düşünceler yeni değil, Rolex düşmanlığı bir kişiye de özgü değil, sağdan soldan hep söylenen, duyduğum sözlerin bir tekrarı. Mutlaka bir altyapısı vardır ama bu tarz düşüncelere sahip insanların bu noktaya nasıl geldiğini hiç anlayamıyorum, yine de bir yazıyla Sezar'ın hakkını Sezar'a vermeyi deneyelim.

Rolex mekanizma ayrıntısı (3255)

"Saatler ikiye ayrılır, Rolex ve diğerleri" diye yaygın bir espri vardır. Bakış açısına göre küstah veya sevimli bir şaka gibi görünebilir ama değildir. Beğenin veya beğenmeyin, hakikat şudur: Rolex yeryüzündeki en saygın saat markasıdır.

Rolex'i beğenmeyenler ise bence yanlış noktalara baktıkları için beğenmiyor (veya saatten hiç anlamıyorlar).


Rolex Mavi Parachrom denge yayı.

Oysa aynı durum adını duyanların ayağa kalkıp ceketini iliklediği Patek Philippe için de geçerli; akıl var izan var, rüşvete alet edilmesi, saçma sapan insanların kullanıyor olması ve ruhen zavallı insanların bir statü göstergesi olarak görmesi bir markanın ürünlerinin kötü olduğunu göstermez. Aksine marka bilinirliğinin son derece güçlü olduğunu anlatır, kolundaki Rolex'i sınıf atladığını göstermek için satın alanlar zaten insan olarak gelişmemiş, olgunlaşmamış, tekamül etmemiş insandır, bu durumun da zaten marka ile bir ilgisi yok. (Paraya ve güce tapan insanlar zaten kullandıkları eşyayı da tanımaz, tarihini ve önemini de bilmezler ki aynı şey hayatın her alanında geçerlidir.)

Rolex Milgauss
Tekrar etmek gerekir: Rolex, teknik ve kalite konusunda olağanüstü bir markadır, icatlarıyla, pazarlama stratejisiyle saat sektörüne yön vermektedir ve her zaman en üst sıralardadır.

Beğenmeyenler Rolex'in dünya çapında tanınıyor olmasına mantıklı bir açıklama getiremiyor ne yazık ki. (Ben de bir-iki modeli dışında estetik açıdan çok beğenmiyorum ama küçümsemek ve aşağılamak gibi ahmaklıklara karşı savunmak gerektiğini düşünüyorum.)

Saat sektöründeki durum da şöyle: Rolex herkesin kıskandığı, gıpta ettiği ve örnek aldığı bir markadır ve Dr. Ludwig Oechslin'in kurduğu sağlam bilimsel temellere ve felsefi bir duruşa sahip ochs und junior gibi markalar hariç hemen her marka bir Rolex olmak ister.

Ernest Hemingway'in bileğindeki saatin markası nedir acaba?

Ayrıca bkz: Önyargıya ve Rolex'e ilişkin bir yazı

Zamanın Yaşlı Bir Kaplumbağa Olarak Portresi

Avrupa'da 1880 civarı üretilmiş, kaplumbağa kaideli saat

Saatlerimizi, güzel kaplumbağalarımızı seyre dalmak, onları dinlemek çok öğreticidir. Saatlerimizle birlikteyken asla yalnızlıktan sıkılmayız. Zaten yalnız da değiliz, kaplumbağa saatlerimiz, gücünü bizden alan mekanik canlılardır.

Dahi fizikçi Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabının ilk paragrafında eğlenceli bir öykü anlatır:  "Günlerden bir gün ünlü bilim insanı (söylentiye göre Bertrand Russell) astronomi üzerine halka açık bir konferans veriyormuş. Dünyanın güneş etrafında, güneşin de galaksi denen uçsuz bucaksız yıldızlar kümesi etrafında nasıl döndüğünü anlatmış. Konuşmasının sonunda salonun en arkasında oturan ufak tefek yaşlı bir kadın ayağa kalkmış ve 'Bütün söyledikleriniz saçma sapan şeyler. Aslında, dünya devasa bir kaplumbağanın sırtında duran düz bir tabak gibidir.' demiş. Bilim insanı ise gülümseyerek: 'Peki, ya kaplumbağa neyin üstünde duruyor?' diye sormuş. Yaşlı kadın ise 'Sen çok akıllısın delikanlı, çok akıllı ama ondan aşağısı hep kaplumbağa zaten!' demiş."

Ben de hangi saate baksam aklıma işte bu öykü geliyor. Saatlerin hepsi birer kaplumbağa diyorum ve kaplumbağalar dayanıklı kabuklarının üzerinde zamanımızı taşıyor.  

Nomos Minimatik
Kaplumbağa figürü dünyanın hemen her kültüründe, efsanelerde ve inançlarda görülür. Çin mitolojisinde kaplumbağa, kuzeyin, kış mevsiminin, toprağın ve suyun simgesidir. Ayrıca güçlü bacakları ve sağlam kabuğuyla koca dünyayı sırtında taşıdığına inanılmış, kabuğunun sertliğiyle kainatın devamlılığını, ömrünün uzunluğu nedeniyle sağlıklı hayatın bir simgesi olduğuna inanılmıştır. Hint mitolojisinde tanrı Vişnu yeryüzüne ikinci kez kaplumbağa suretinde iner. Kızılderili efsanelerinde ise kaplumbağa toprağın oluşumunda görev almıştır.

Kaplumbağa Türkler için de önemli bir canlı. Moğolistan'da kaplumbağa formunda bir kaide üzerinde yükselen Bilge Kağan Anıt Mezarı'ndan Pera Müzesi'ndeki ünlü "Kaplumbağa Terbiyecisi"ne kadar her yerde bu esrarengiz canlının motifi vardır.

İnsanlığın ortak hafızası olan efsaneler pek de haksız sayılmaz, yaklaşık 200 milyon yıldır fiziksel yapılarından önemli bir değişiklik olmadığından kaplumbağalar yaşayan fosillerden sayılır. 

Bütün bunları bir tarafa bırakıp saatlerin mimarisine ve tasarımına bakalım. İlk saat örnekleri önce tapınaklarda ve saraylarda görüldü, mekanik biliminin ilk adımlarıyla da meydanlara taşındı ama orada fazla durmadı. Kısa bir süre sonra masaların, duvarların üzerinde görünür oldu. Tarihin bu önemli icadı her ilerlemede büyüklüğünden ve ağırlığından feragat ede ede sonunda cep saatine dönüştü.

Ahmet Hamdi Tanpınar, her saatseverin kitaplığında olması gereken romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde bu zamanı şöyle anlatıyor:

"Adım başında muvakkithaneler vardı. En acele işi olanlar bile onların penceresi önünde durarak cebinden, servetlerine, yaşlarına, cüsselerine göre altın, gümüş, sadece savatlı, kordonlu, kordonsuz, kimi bir iğne yastığı, yahut kaplumbağa yavrusu kadar şişkin, kimi yassı ve küçük, saatlerini besmeleyle çıkarırlar, sayacağı zamanın kendileri ve çoluk çocukları için hayırlı olmasını dua ederek ayarlarlar, kurarlar, sonra kulaklarına götürerek sanki yakın ve uzak zaman için kendilerine verdikleri müjdeleri dinlerlerdi. Saat sesi bu yüzden onlar için şadırvanlardaki su sesleri gibi hemen hemen iç âleme, büyük ve ebedî inançların sesiydi. Onun, kendisine mahsus, hayatın her iki buudunda genişliyen hassaları vardı. Bir taraftan bugününüzü ve vazifelerinizi tayin eder, öbür taraftan da peşinde koştuğunuz ebedi saadeti, onun lekesiz ve arızasız yollarını size açardı."

H2O Orca Dive
Cep saatlerinin hüküm sürdüğü zamanlarda, saatler, başı ve gövdesi olan ama ayakları olmayan bir masa gibiydi. Nihayet saatler 1. Dünya Savaşı'ndan sonra hem en güzel formuna kavuştu, hem de cebimizden çıkıp sadık bir yardımcımız oldu ve bileğimize kondu. Zamanın bu kaplumbağaları ayaklarına bağlanan kordonla bize sarıldı, biz de onu sadık bir yardımcı olarak hizmetimize aldık.

Kaplumbağa saatlerimiz, günün ilk vakitlerinde sabahın ince, mavi serinliğini bize erkenden duyurur, çiçekler saksılarda, bahçelerde uyanır ve biz uykumuzun son saniyelerinde, daha gözlerimizi açmadan yanımızda hep özlediğimiz bir sevgili gibi kaplumbağaların sırtındaki o geniş vakti duyarız.

Kaplumbağa saatler, bir aşkın büyülü hâli gibi bize kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi unutturur, kuvvetimizden, canlılığımızdan kabımıza sığmaz olduğumuz vakitlerde bizi avutur. Kaplumbağa saatler her şeyin ağır aksak ilerlediğini, bunca hızın ve karmaşanın temelinde basit arzular ve isteklerin bulunduğunu söyler. Kaplumbağa saatler, rüzgâra kulak vermemizi, ıslak ve parlak gözlerimizi özlemle bulutlara kaldırmamızı ister. Kaplumbağa saatler, zamanın doğrusal bir çizgide ilerlemediğini bilir, ikindi vaktini veya akşam sularının lacivert sakinliğini duymamızı ister. Kaplumbağa saatler, bütün ince, güzel ve asil nesneler gibi mahzundur biraz, aynı zamanda hayatın hüzünle karışık neşesini de duyar.

Bileğimizdeki mekanik kaplumbağalar, Abdülhak Şinasi Hisar'ın Boğaziçi'ni anlattığı gibi bize zamanı anlatır: " Hakikat bir hayale benzer, insanlar birer evliyaya benzer, saatler birer çalgıya benzer, günler gelip geçen nazlı, vefasız kadınlara benzer, mevsimler birer hatıraya benzerdi. Ruhumun içinde, mavi sularıyla Boğaziçi muttasıl geçer giderdi."

Kaplumbağa saatler, bizim dostumuz, sırdaşımız ve yoldaşımızdır. Onlarla hiçbir mekanik araç ile karşılaştırılamaz bir yakınlığımız vardır. Kimileri, saatlerini acı ve kıskançlıkla sever. Acı çünkü, bileğimizdeki zaman makineleri olan kaplumbağalar hassas, kendini koruyamayan, sadece cahillerin kaba ellerinden değil tozdan bile etkilenen, kendi başlarının çaresine bakamayan kırılgan canlılardır. Kıskançlıkla çünkü, sevdiğimiz kaplumbağa, sevdiğimiz zaman makinesi sanki sadece bizi sevmiyor gibidir, dünyaya karşı aşırı duyarlı oluşu, zamanın geçişine gönlünü kaptırması bizi üzebilir. Yine sevindirici özelliklerinin yanında bunlar küçük ve önemsiz şeylerdir. 

Şubat 2010
Saatlerimizi, güzel kaplumbağalarımızı seyre dalmak, onları dinlemek çok öğreticidir. Saatlerimizle birlikteyken asla yalnızlıktan sıkılmayız. Zaten yalnız da değiliz, kaplumbağa saatlerimiz, gücünü bizden alan, bizimle birlikte yaşayan mekanik canlılardır. Onlar düşüncelerimize yön verebilir, hayatımızı belirli aralıklara bölerek düzenleyebilir, hayata ve yeryüzüne bakışımızı, toplumu ve tarihi önyargılardan uzak serinlikte değerlendirebilmemizi sağlayabilirler. Saatin içindeki çarklar dairesel hareketleriyle bizi sonsuzluğu düşünmeye çağırır.  

Omega Speedmaster, cal.321
Geceleri yıldızlara bakmak için elimizden tutup bizi dışarı çıkarabilir: "Dünyanın güneş etrafında, güneşin de galaksi denen uçsuz bucaksız yıldızlar kümesi etrafında nasıl döndüğünü" anlatabilir. Kaplumbağa saatlerimiz, Andrey Platonov'un Çevengur romanındaki lokomotif tamircisi Zahar Pavloviç gibi gökyüzüne bakıp yeniden düşünmemize yardımcı olabilir:
"Yıldızlar şevkle ışıldıyordu ama her biri yalnızlık içindeydi. Zahar Pavloviç gökyüzünün neye benzediğini düşündü. Ve kendisini bandaj almaya gönderdikleri kavşak istasyonunu anımsadı. Garın platformunda yapayalnız sinyalleri n denizi görülüyordu: makaslar, semaforlar, yolağızlan, ikaz lambaları ve koşturan lokomotiflerin projektör ışıkları. Gökyüzü de böyle ama daha uzaktı ve sakince, daha bir düzenli çalışıyordu."
Hatta biz de kaplumbağa saatlerimizi düşünerek saygı ve hayranlık duyduğumuz insanlara Zahar Pavloviç gibi sorular sorabiliriz:

"Sayın başmakinist !'' diye seslenmişti bir keresinde Zahar Pavloviç, işe olan sevgisi hatırına yüreklenerek.
"İzninizle bir şey soracaktım: Neden insan böyle vasattır, kötü ile iyi arası bir şeydir de makineler aynı derecede fevkaladedir?"

Efsane Saatler 4: Jaeger-LeCoultre Reverso, 1931


Jaeger-LeCoultre Reverso, 1931


Söylemesi zor bir marka adına sahip olan olan Jaeger-LeCoultre (JeycerLeKult) her biri farklı 1200'den fazla mühendislik ve sanat eseri sayılan mekanizma üretmiş efsanevi bir saat üreticisi. 80 yaşındaki taze delikanlı Reverso modeli ise bunca saat içinde ilk sıralarda sayılan kült bir saat. Reverso'nun öyküsü Hindistan'ın İngiliz işgali altında bulunduğu zamanlara kadar uzanıyor. O vakitler polo oyuncularının, oyun sırasında saatleriyle başı dertteymiş. Saatler oyundaki sert darbelere karşı çok dayanıksız olduklarından sağlam bir saate ihtiyaç duyulmuş. 

Reverso sistemi, tıpkı Zippo çakmakları gibi işlevsel tasarımlardan, kült mertebesine erişen zarif bir örnek.

Ölümsüz bir tasarıma sahip Jaeger-LeCoultre bugün bile ilk kez görenlerin hayranlıkla karşıladığı bir şekilde saatin gövdesi ihtiyaç duyulduğunda patentli raylı bir sistemle kendi ekseni çevresinde dönerek kilitlenebiliyor. Böylelikle saatin narin yüzü bir muhafaza altına alınıyor ve mekanizmaya gelecek zararlardan korunmuş oluyor. 

Personalize your Jaeger-LeCoultre Reverso
Bu kadarla da bitmedi, kasanın arkası ön tarafa gelmiş olduğunda boş metalik yüzeye bakanlar yeni fikirler üretmeye başladı. Reverso sahipleri bu boş yüzeyi kişiselleştirip aile armaları, resimler veya yazılarla doldurdular. Bu durum Reverso Sanatı adı verilebilecek bir tür saat süslemeciliğine de yol açtı. Günümüzde geldiğimizde ise Reverso sahiplerinin büyük çoğunluğu artık polo oyuncusu olmadığından hem saat sahipleri hem Jaeger-LeCoultre kasanın arka yüzeyini yaratıcı çözümler ve yeni fikirlerle gizli bir hazine gibi değerlendiriyor.